Türkiye Mazlumları

 

Açanlar da Yıkıldı, Açmayanlar da...

Üniversitelerdeki başörtüsü yangını altıncı yılını tamamladı. Bu süreçte “türbanlı” kız sayısı kadar dram yaşandı. Kimini gördük, kimini görmedik, kimini gördük unuttuk, hiç hatırlamak istemedik. Bazıları başını açtı, bazıları açmamakta direndi. Açanların da açmayanların da kararlarında kendileri kadar, aileleri ve bağlı oldukları cemaatler de etkili oldu. Açmayanların bir kısmı, açanları ayıpladı. Herkes çapraz ateşte kaldı. Kimi yarım kalan eğitimini yurtdışında tamamladı, kimi bu olanağı bulamadı. Bazısı bu mücadele içinde kendini bulduğunu düşündü, bazısı tam tersine kendini kaybettiğini. Hem aileleri, hem de okullarından dışlandıkları için yanlış evlilikler yapanlar oldu. Yardım beklerken ikinci eş teklifleriyle karşılaşıp yıkılanlar oldu. Hak arama bilinci “fazla” geliştiği için “fazla özgür”, “fazla aksiyoner” bulundukları için dindar erkekleri ürkütenler oldu. Bu kızlar, ironik bir şekilde başörtüsü nedeniyle “evde kaldıklarını” düşündüler. Kurtulmak için kurulan yuvalar çabuk dağıldı. Doğru eşi bulsa da, okulunu bitiremediği için içindeki yangını söndüremeyenler oldu. Psikolojik tedavilerinde başarı sağlayamayanlar oldu, bir ayakları kesilmiş, bir kolları ebedi askıya alınmış gibiydiler. Bu hikayelere kıyısından bucağından hepimiz bulaştık, hepimiz biraz yaralandık. Bazen kurşun bir bedene giriyor ama oradan çıktıktan sonra bütün bedenleri dolaşıyor. Toplumun beyni bunu hemen kaydetmiyor. Nice sonra akıyor kan. Hacer Yıldız, Hatice Kanlıtaş, Selda Karakuşoğlu, yangının tanıklarından sadece üçü. Ben sadece onlar kanalıyla, hâlâ kanadığımızı hatırlatmak istedim. Anlattıkları, anlatabileceklerinin binde biri bile değil. Konuşmamızı size iletirken sorularımı çektim aradan. Onlarla baş başa kalın istedim.

Hacer Yıldız: Kimliğimizi Yitirdik

Neler yaşanmadı ki bu süreçte. Hukuk son sınıfta okuyan bir arkadaşımız vardı. Hukukta, başka bir ülkeye gidip öğreniminizi tamamlama ihtimaliniz çok azdır. O da bir yere gidememişti. Kendisi de tesettürlü olan annesi her sabah ona şöyle diyordu: “Sen bu kadar yıl bize masraf yaptırdın. Şimdi ne işe yarıyorsun?” Arkadaşımız diyordu ki: “Artık sıkıldım, sabah kalkıyoruz, evi siliyoruz, misafirler geliyor, hamur işi yapıyoruz, gereksiz şeyler konuşuyorlar. Beynim durmuş gibi. Televizyon izlemeye başlıyorum, bu sefer babam ‘Aptal oldun izleye izleye’ diyor. Çevremizdekiler aileme, ‘Kızınıza bu kadar emek verdiniz de ne oldu?’ diyor sürekli. Kendimi geneleve satılmış da geri evine gelmiş biri gibi hissetmeye başladım. Daha fazla tahammül edemezdim. Çıkmak zorundaydım evden.” Nitekim çıkıp geldi. Ona sekreterlik bulmak durumunda kaldık.

Cerrahpaşa Tıbbi Laboratuvar son sınıfta okuyan bir arkadaşımız, başını açmadığı için altı ay evinde hapis yaşadı. Babası, söz dinlemedi diye Ramazan’da oruç tutmasına da izin vermedi. Üzerine kapıyı kilitliyorlardı. Akşam kitap okuyor diye lambanın ampulünü çıkarttılar. Sınıf arkadaşıyla nişanlıydı, ayırdılar. Altı ay sonra, babası yavaş yavaş evden dışarı çıkmasına müsaade etti. Biz onu yurtdışına göndermeyi teklif etmiştik. Buna da izin vermedi.

Samsunlu bir arkadaşımız vardı. İstanbul’da, Fizik’te okuyordu. Çok zengin bir ailenin tek kızı. Onu da eve hapsettiler. Telefona bile yaklaştırmadılar. Yanında sürekli hizmetçi var. Yaptığı her şeyi haber veriyor. Kapıdan dışarı çıkamıyor. Tüm başörtüleri atılmış. Bir gece, bir boşluk buldu kızcağız, durumu bize anlatıp “Beni buradan alın” deyip telefonu kapadı. Gittik Samsun’a. Üç saat evin karşısında işaret bekledik. Akşam, kapının hafif aralandığını ve kızın çıktığını gördük. Lavaboya gitme bahanesiyle kalktığını ve hizmetçinin de mutfakta olduğu sırada çıktığını söyledi. Hemen arabaya binip gittik. Gazetede ilanını gördük kaybolduğuna dair. Ailesi sonunda bizi buldu. “Evet kızınız yanımızda ve sizinle yaşamak istemiyor. Onun psikolojisini bozmaktan başka bir şey yapmadınız. Lütfen kızınız bir gün okumaya karar verirse okusun. Maddi olanağınız var, rahat edebileceği başka bir yerde okutun. Bu aldığı darbeleri unutturabileceğinizi mi zannediyorsunuz? Bu insanın yüreğinde neden bir intikam ateşi bırakıyorsunuz?” dedik. Ama arkadaşımızı zorla götürdüler. Tabii başını açmadı, okumadı da.

Başlarını açarak okullarını bitirenlerin psikolojisine bakalım: Oturuyoruz arkadaşlarla. Dışarıdan biri “Siz ne mezunusunuz doktor hanım?” diye soruyor. Ben diyorum ki: “Son sınıfa kadar Çapa’daydım, Macaristan mezunuyum.” Ona soruyor, “Ben Çapa mezunuyum.” diyor ama o kadar bozulup utanıyor ki. Bu acı, ömrü boyunca içinden çıkmayacak. Başlarını açtıkları gün hüngür hüngür ağlamalar, o günü unutmak istemeler. Akşam başörtüsü bağlayıp uyumalar. Diyorum ki: “Akşam seni yatakta kimse görmüyor.” Diyor ki: “Orada açmış olmamın hıncını almam lazım.”

Çapa’da bir arkadaşımız vardı. Üniversite birincisi olmak için mücadele ederdi, 98’den aşağı notu yoktu. Birkaç stajı kalmıştı. Hem aile baskısı, hem böyle bir hırsı olması nedeniyle örtüsünü açtı. Yalnız o günden itibaren 60’tan yukarı not alamadı. Diyorum ki: “Sen çok zekisin. Başörtünü feda etmişsen birinciliği de başarmalısın.” “Ben içeri başı açık girdiğimde, kafamı düşünmekten soruyu düşünemiyorum. Hocanın dediğini anlamıyorum.” diye hüngür hüngür ağlıyordu. Dereceye giremeden mezun oldu. Sonra kapandı yine. Ama iki şeyi birden becerememiş oldu. Eskiden idealist, kişilikli, dediği dedik, hocaya bile tepki gösterebilen bir kızdı. Başını açınca bir eziklik oluştu. Bu kız TUS’u (Tıpta Uzmanlık Sınavı) da kazanamadı, ki bütün başörtülüler için basit bir şeydi TUS. Başörtülülere hocalar her zaman daha zor sorular sorarlardı. O nedenle her şeyi didik didik ezberliyorsunuz. Yasağa kadar Çapa’da TUS’u kazanmamış bir başörtülü yoktur. Ama başını açıp, Çapa’ya devam edenlerden TUS’u kazananı parmakla sayarsınız.

Başlarını açmayanlar da kimlik sıkıntısı yaşadılar. “Ben doktor muyum, avukat mıyım, öğretmen miyim? Değilim. O zaman ben neyim? Şimdi ne yapmalıyım? Annemle babam da beni istemiyor. Müslüman kimliğe sahip bir yere gidip iş istemeliyim” diye düşünüyor. İşe alınanlar oldu fakat bazı zengin Müslüman erkekler, bu durumdaki mağdur kızlara ikinci eş olmayı teklif ettiler. Böyle 100’den fazla örnek var. Buna tepki gösterdik. Ama onların savunması şu: “Ne var ki bunda? Ona ev verebilirim, para verebilirim, ne hayır yapmak istiyorsa yapsın, ne okumak istiyorsa okusun.” Bu dehşet rencide edici bir şey.

”Müslüman” erkekler ilk defa kadınlarla yüzleştiler. Onları tanıdılar ve dehşete düştüler. Çünkü sandıklarından daha özgür, ele avuca gelmez, daha mücadeleci, kendi hayatlarını yaşamak isteyen kadınlardı. Bekar erkekler, mücadele sürecindeki kızlarla evlenmek istemediler, “bizim sözümüzü dinlemezler” diye. Şimdi bizim arkadaşlarımızın çoğu bekârdır. Ama biz de “İngiltere’de uzmanlık yapalım, şunu yapalım, bunu yapalım” demeye başladık. Erkeklerin mülayim kadınlar istediklerini ve memleketlerinden geleneksel kadınlarla evlendiklerini gördük. Başörtüsü, aslında bir erkek sorunu olduğunu ortaya çıkardı. Gittiğimiz her ilde inanın, en az bir “Müslüman” çıktı dedi ki: “Evinizden çıkmayacaktınız, işiniz mi yoktu başka?” Bizi en çok rencide eden şey buydu.

Avrupa’nın değişik ülkelerinin dışında Amerika, Kanada, Azerbaycan ve Kıbrıs’a gidenler oldu. Şu anda Viyana Üniversitesi’nde 600 kızımız okuyor. Üniversitenin öğretim üyelerinden öğrendiğime göre aldıkları notlarla üniversitenin başarı grafiğini yükseltmişler. Şimdi psikolojileri düzelsin diye ud ve bir ney hocası gönderdik onlara. Enstrüman çalmayı öğrenecekler.

Bu süreç, başörtülülere daha geniş potansiyelli bir yaşama standardı oluşturdu. Hiçbir zaman bir kız evladının başka bir ile gitmesi düşünülemezken, şimdi farklı ülkelerde gezer pozisyona gelindi. Daha evrensel düşünülüyor. Zihinsel bir devrim oldu. Kızlar Türkiye’yi, dünyayı ve kendilerini keşfettiler. Sürecin tek artısı buydu.

Hatice Kanlıtaş: İkinci Eş Teklifi Arttı

Yasak başladığında kapıya “Kapalı ve açık alanlarda kılık kıyafet yasağına uygun dolaşınız” diye bir yazı asıldı. Birinci tip arkadaşlar hemen “Biz bu yasakla baş edemeyiz, peruklarımızı alalım.” dediler. Daha ne yapılacağı, ne tür ceza uygulanacağı belli değildi. Belki yasağı uygulamazlar diye düşündük biz. Fakat o arkadaşlar peruklarının rengini tartışıyorlar, çirkin olması için “Beyaz alacağız” diyorlardı. Sonra kendi yüzlerine uyan peruklar aldıklarını gördük.

Okulda hocalarla kovalamaca oynadık. Anabilim dalı başkanı sizi görürse stajında, atıyor. Bir keresinde ona yakalanmamak için tuvalete sığındım. O gün hoca tuvalete gelmesin mi? Hiç kendimi öyle fare gibi hissetmemiştim. Korkuyorsunuz. Sizi yakalayacak, maşasıyla vuracak, dışarı atacak. Hoca kapıyı çaldı, ben “dolu” dedim. Sonra çıktı gitti ama bir daha Allah böyle bir korku bana yaşatmasın.

Bir arkadaşım parkta oturuyormuş. Ailesinden telefon gelmiş, “açacaksın” diye. Sakallı bir adamcağız geliyor, “Niçin ağlıyorsun?” diyor. Anlatıyor. “Sana yardımcı olabilirim.” deyince, arkadaş ürküyor, “Sağ ol ben gideyim.” diyor. Yardımcı olmaktan kastı ikinci eş olması. Ben yaşamadım ama arkadaşlara iş başvuruları sırasında bu tür teklifler geldiğini biliyorum. Ayrıca herkesin 300 milyona çalıştığı polikliniklerde, bizim arkadaşları 120, 150 milyona çalıştırıyorlardı. Ve bu işyerleri, muhafazakar dediğimiz kurumlardı.

Kızların bağımsızlaşmaları nedeniyle “evde kaldıkları” görüşüne katılmıyorum. En azından benim çevremde bu süreçte evlenme olayları arttı. Aileden baskı görüyor arkadaş, okula da giremiyor, hiçbir şey olamıyor. Bir beyefendi geliyor size diyor ki, “Ben size destek olayım, birlikte daha çok şey halledilir” ve evleniyor o arkadaş. Sonra beyefendi dayak atmaya başlıyor. Tam tanıyamadan, kişiliğini araştırmadan “destek olacağım” sözü, o dönemde olmayacak evliliklere yol açtı. Kimi mutlu sonla bitti ama boşanmalar da çok oldu.

Selda Karakuşoğlu: Herkes Yıkıldı

Başımı açmayı ya da peruk takmayı tercih etmedim. Bu benim kimliğim, kişiliğim. Benim gibi düşünmeyenler mezun oldular. Tamamen yıkık bir psikoloji üzerinde ayakta duruyorlar. Okullarının önüne gelip kızlarını döverekten başlarını açtıran aileler oldu. Yıkımdan kaçmak mümkün değildi. Açanlar da yıkıldı, açmayanlar da.

Başörtüsü sorunu sebebiyle ailem parçalandı. Çoğu aile çocuklarına örtünmesi yolunda telkinde bulunurken benim ailem gittikçe sertleşen bir tavırla aksi tavır sergiledi. Eve bir misafir gelince hemen konu açılır, benim ne düşündüğümü sormadan babam tehditler savururdu. Okulu bırakma kararım çok zor oldu. Aldığım cezaları ne aileme anlatabilmiş ne de okula gidemediğim zamanlarda evime dönebilmiştim. Her gün yurttan sınıf arkadaşlarımı okula uğurlar, bir başıma onların okuldan gelmesini beklerdim. Sanki benim okulum değildi o. Akşam olunca merakla o gün sınıfta olup bitenleri sorar, bir gün okuluma dönmek umuduyla arkadaşlarımdan ders notlarını çekerdim. Zaman ilerledikçe yıpranmışlığım artıyordu. Sonunda eve döndüm. Her başörtüsü mağduriyeti haberinde babam benimle aynı kaderi taşıyan kızları terörist ilan ediyor, ben savunmaya geçince evde kavgalar başlıyordu.

Kız kardeşimin okuldan atılmasıyla gerginlik arttı. Babam sudan sebeplerle kavga çıkarıyordu. Bir gün “artık kabul etmesini, bizim başımızı açıp okumak istemediğimizi” söyledim. O an herkese okulu yasakladı. Bizden küçükler o yıl okullarını tamamladıktan sonra devam etmeyecekler, ben de ertesi günden itibaren dil kursuna gitmeyecektim. Kardeşlerimin gözlerinden süzülen damlalar hiç gözlerimin önünden gitmez. Kursa babamdan gizli gittim. Hâlâ babamın iş stresiyle bizim başımızı açmayışımız arasında bağlantı kurulur. Bir süre İngilizce dersi vererek, sonrasında özel şirketlerde çalışarak harçlığımı çıkardım. Ailem bir kuruş harçlık teklif etmedi. Babamın öfkesi geçmedi. İnsan içindeki kini ne kadar diri tutabilir bilmiyorum ama yıllar geçmesine rağmen hâlâ biz evde yokmuşuz gibi davranır.

İş arama sürecinde en az 20 kıza ikinci eş teklifinde bulunulduğunu ben de duydum.

Tabii ki iğrenç bir olay. O erkeklere haklarımızı helal etmeyeceğiz. Biz bir din üzerine yaşayan insanlarız ve o din size iyiliği, sabrı ve birbirinizi kollamanızı emrediyor. “Dörde kadar eş müsaadesi”nin çok özel koşulları olduğunu yıllarca söyledik. Tamam, Peygamber evlendi ama, o zamanda kadının konumu çok çok farklıydı. Bu insanlar ikinci, üçüncü eş olmak için okuyup ayakta durmaya çalışmıyorlar ki! Evlerine dönemeyen, işleri de olmayıp ayakta duramayan kızlarla imam nikahıyla evlilik yaşayıp da, sonra onu ailelerine kabul ettiremedikleri için nikahlarını bir anda atanlar da oldu.

Nuriye Akman - Zaman