|
TÜRKİYE'DE
BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ TARİHÇESİ
Giriş
20. yüzyıl İslamın yitirildiği ve yeniden kazanıldığı bir yüzyıl olarak
Müslümanlar için ve bütün insanlık için önemli bir dönüm noktası sayılıyor. 19.
yüzyıldan beri birçok filozof ve sosyal bilimci batı uygarlığını sorgulamaya
başlamıştı. 20. yüzyıl ise bir yandan batı uygarlığının sorgulanışına sahne
olurken, diğer tarftanda da umulanın aksine dünya çapında dinsel bir uyanış
yaşanmıştır. Böyle bir uyanış 2. dünya savaşından sonra İslam dünyasında ve
ülkemizde bütün emareleriyle hissedilmeye başlanmış, yüzyılın son çeyreğinde ise
hızlanarak iyice kendini göstermiştir...
Yasağın Tarihi Gelişimi
1950lerde daha net bir ifade
kazandığı görülen islami söylemin ülkemizde gözle görünen en önemli sonucu
1960larla birlikte kadınlardaki örtünme eğiliminin giderek artış göstermesidir.
1960 yılından itibaren üniversitelerde görülmeye başlanan başörtülü öğrencilerin
sayılarının giderek artması buna paralel bir gelişmedir. Bu sayısal artışın
diğer bir nedeni ise özellikle 1950den sonra uygulanan ekonomik politikalara
bağlı olarak kırsal kesimdeki insanların yoğun olarak kentlere göç etmeleri ve
okuma yazma bilen kadın oranının hızla artmasıdır- bu artan oran içinde
başörtülü kadınların da hesaba katılması gerektiği açıktır. Başörtülü
öğrencilerin yükseköğretim kurumlarında görülmeye başlandığı bu yıllardan
itibaren başörtüsü yasakları da gündeme gelmeye başlamıştır.
12 Mart muhtırasının ardından başörtüsü yasağıyla ilgili somut örnekler artmakla
birlikte özellikle 12 Eylül 1980de yapılan askeri darbeyi takip eden yıllar
boyunca ülke gündeminden başörtüsü ve başörtülü öğrenci tartışmaları eksik
olmadı. 12 Eylül darbesinden sonraki yıllarda batı kültürünün bütün veçhelerinde
yaşanan bir dönüm noktasının işaretleri bu ülkede genç kızların ve kadınların
başörtülerinde dile geldi(1).
Başörtüsü probleminin tekrar yoğun olarak gündemimize girmesi darbeler tarihinin
son halkası olan 28 Şubat 1997 askeri müdahalesiyle birlikte olmuştur. 28 Şubat
rejimin militer renginin koyulaştığı ve bu koyuluğun süreklilik ve meşruiyet
kazanmaya çalıştığı genelde islami kesimin özelde ise başörtülü öğrencilerin
artan baskılara maruz kaldığı bir süreçtir(2). Bu süreçle birlikte yükseköğretim
kurumlarında başörtüsü yasağı hızla uygulanmaya başlanmış ve 2002 yılı
itibariyle yasağın uygulanmadığı hiçbir üniversite kalmamıştır.
(1) Cihan Aktaş, Tesettür ve Toplum.
(2) Ali Bayramoğlu, 28 Şubat Bir Müdahelenin Güncesi.
12 Eylül
Öncesi Yasaklar
İnönü dönemi, dini alana
yönelik sınırlamalarla ve dindarlara yöneltilen akıl almaz baskılarla hafızalara
kazınmıştır. Milli Şefin döneminde idarenin ve hükümetin faaliyetlerine karşı
en ufak bir tenkit yapılamıyordu. Göstermelik seçimleri, basın ve yayın
organları üzerindeki sıkı denetimi, din, dil ve eğitim gibi alanlarda halka
rağmenci ve dayatmacı icraatlarıyla bu yönetim, 1950ye doğru halkta giderek
somutlaşan bir muhalefeti kaçınılmaz kılmıştı.
Türk toplumu da geleneksel düzenin köklü ve kapalı bağlılığından, serbest
hareket eden ve devlet idaresine katılan modern topluluma geçiş dönemine
girmiştir. Şehirleşmenin artması, ulaşım kolaylıkları, okur-yazar oranındaki
artış bu geçişi hızlandıran unsurlar olmuştur.
İç politikanın değişen şartları ve dengesi, halkın gösterdiği belirgin tepki
1945 yılına doğru CHPnin dini konulardaki tutumunu yeniden gözden geçirmesini
zorunlu kılmıştır. Bunların sonucunda 1945 yılında iktidar partisi içinde ilk
kez dini problemler etrafında bir tartışma yaşanmıştır. Sonuç olarak Halk
Partisi Divanı, dini taleplerin yerine getirilmesinin Cumhuriyetin vicdan
hürriyeti ve laiklik prensiplerinin zedelenmemesi şartıyla mümkün olabileceğine
karar vermiştir. Bunu takiben, 1947 Temmuzunda Özel Din Öğrenimi Ana Hatları
kabul edilmiş ve bir bildiriyle halka duyurulmuştur. Böylece Demokrat Parti
iktidarına giden yolda tek parti yönetimi göreli de olsa halkın dini
duyarlılığına karşı yumuşama sinyalleri vermiştir. Bu yumuşamada ülkede yükselen
dini canlanmaya karşı siyasal bir oportünizmin etkisi vardır.
1950ye doğru kadınlar ülkenin sosyal ve kültürel hayatında önemli roller
üstlenmiş gözükmüyorlardı. Kadınlar içinden sivrilenler ise çoğunlukla seçkin
çevredendiler. Toplumun çoğunluğunu oluşturan kesimlerde ise değerler kargaşası
giderek daha çok kendisini hissettirmekteydi. Çünkü oluşturulmaya çalışılan
ulusal kadın modeli kadınlar arasında daha somutluk kazanabilmiş değildi(1)
. 7 Ocak 1946da Demokrat Partinin kurulmasıyla Türkiye yeni bir döneme
girmiştir. DP 1950 yılında tek partili dönemin icraatlarına yönelttiği popülist
sorgulama sonucu geniş kapsamlı bir koalisyonun(2) desteğini kazanarak ezici bir
çoğunlukla meclise girdi.
Demokrat Parti 1950 seçimlerindeki başarısını büyük ölçüde dinsel duyarlılıkları
örselenmiş kitlelerin nabzını iyi tutmuş olmaya borçluydu. Denilebilir ki, DP
belli bir esneklikle yaklaştığı Müslüman kitleyi belli kalıplar halinde kendi oy
tabanına yerleştirerek sisteme entegre etme işlemini üstlenmiştir.
Nitekim dindar kesimin beklentilerini iyi bilen Adnan Menderes 16 Haziran
1950de Meclisten dini meselelerle ilgili bir dizi yasayı çıkartmıştır. Artık
ezan Arapça okunabilecek, radyoda haftada üç kez Kuran-ı Kerim okunacaktır.
Okullarda din eğitiminin verilmesine başlanmış, ayrıca İmam Hatip Okulları,
Yüksek İslam Enstitüleri açılmaya başlanmıştır. Demokrat Parti iktidarının
sağladığı demokratik ortamda müslümanlar kendilerini ifade etme bakımından az da
olsa rahatlamışlardır. Özellikle küçük kentlerde ve kırsal kesimde tesettüre
riayette görülen artış basın ve muhalefetin iktidarı sıkıştırması için önemli
bir malzeme olmuştur. Ancak örtü karşıtlığının yalnızca CHPliler tarafından ve
muhalefette sürdürüldüğünü düşünmek hata olur. Çünkü Halk Partisi yanlısı basın
organları dışında hükümeti destekleyen bir kısım basın organında da başörtüsü,
çarşaf ve genel olarak tesettür düşmanlığının yapıldığı çeşitli haber ve
yorumlar yer almıştır(3).
Bir grup albay ve daha alt rütbeli subayların gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960
Darbesi Cumhuriyet tarihinde 1960 Demokrasisi denilebilecek yeni bir dönem
başlatmış; Türkiyede siyasetin olağandışı gücü ordu ise bu darbeyle sahnede
yerini alırken daha sonra da rejimin kilit noktalarını elinde tutmanın hep bir
yolunu aramıştır(4)
1960 Askeri Darbesi gerçekleştikten sonra çeşitli basın-yayın organlarının Milli
Birlik Komitesinin irticaya yönelik dikkatlerini zinde tutmak için
yayınlarını yoğunlaştırırken, Komite Başkanı Orgeneral Cemal Gürselin bir
gazeteye verdiği mülakatta sorulan sorulara aşağıdaki cevapları vermişti:
- Dini istismar edenlere verilen tavizler için ne diyorsunuz?
- Buna artık asla meydan vermeyeceğiz. Anayasa projesini hazırlayan
profesörlere vazife verirken mutlaka din istismarını önleyici hükümler
koymalarını bilhassa rica ettim. - Ya çarşaf?
- Çarşaf Türk kadını için bir yüz karasıdır. Türk kadının güzel yüzünü
saklaması için bir alın karası bulunduğunu sanmıyorum. Dünya önüne temiz yüzü
ile çıkmak onun hakkıdır... Çarşafın namus ile de alakası yoktur. (5)
Bu sırada çarşaf giyilmesini yasaklayan bir takım yerel önlemler de alınmıştır.
Bu yasaklamalar küçük ve orta büyüklükteki kırsal yerleşim bölgelerinde
protestolara yol açmıştır.
Türkiyede ki tesettür karşıtı somut olayların ortaya çıkmaya ve giderek artmaya
başladığı yıllar (60ların sonu ve 70li yıllar) ülkedeki siyasal konjonktürün
yanısıra dünyada da dine dönüş hareketinin başladığı yıllardır.
Gerek dışarıdan demokratikleşme konusunda gelen baskıların, gerekse ülke
içinde yükselen muhalefeti yumuşatma gibi kaygıların değiştirir gibi olduğu
Türkiye atmosferinde İslami yayıncılık adına bir takım yayın faaliyetlerinin
başladığı görülmektedir. Bunlar; Sebil-ür Reşat, Hür Adam, Fetih, İslam Selamet,
İslam Dünyası, İslamın Nuru, Ehli Sünnet ve özellikle 1950den sonra Büyük Doğu
dergileridir.
Bu dergiler baz alınarak bir değerlendirme yapıldığında bu dönemde batıcı
basının ve gerekse bir takım yöneticinin ve derneğin tesettürle mücadeleyi
sürdürmelerine karşılık İslami çıkışlı yayınlarda bu konunun yeterli bir ağırlık
taşımamış olması ilginçtir. Tesettüre değinilen birkaç yazıda ise bu konu,
İkinci Meşrutiyet islamcılarının tartışmalarının bile çok gerisinde kalarak
işlenmiştir. Denilebilir ki, tesettür ve kadın gibi konular bu dönem
yayıncılığında pratikte pek ilgilenilmeyen soyut bir üslupla ele alınmış ve bu
yerleşerek, İslami yayınlarda ileriki yıllarda daha da belirginlik kazanacak bir
yayıncılık anlayışına başlangıç teşkil etmiştir.
Müslüman kadınların kılık-kıyafetleri etrafındaki tartışmalar, üniversitelerde
başörtüsünün somut olarak görüldüğü ve artmaya başladığı 1968 yılında yeni bir
boyut kazanmıştır. Bu yılın başlarında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine
devam eden Hatice Babacan adlı öğrenci, başını örttüğünde, Fakülte idaresi ve
bazı öğretim üyeleri Babacanın tarikatlar tarafından yönlendirildiğini ve
başka amaçlar için örtündüğünü söyleyerek, başörtülü olarak derslere devamına
karşı çıkmışlardır.
1969 Şubatında bir kasabada lise müdürü ve devletten yana tavır takınan bazı
sol görüşlü öğretmenlerin okula tesettüre uygun giyinerek gelen kız öğrencilerin
başörtülerini ve mantolarını parça parça edip onları okuldan kovuşları, kasaba
ahalisinin büyük bir üzüntü içinde saldırgan müdürü ve öğretmenleri protesto
etmelerine neden olmuştur.
Bu tür olaylar kız öğrenci almaya başlayan İmam Hatip Liselerinde de
görülüyordu. 26 Ocak 1971de Isparta İmam Hatip Okulunda Matematik öğretmeninin
okul bahçesinde gördüğü tesettürlü öğrencinin başörtüsünü çekip yırtması, bu
olaylardan yalnızca biriydi. İşin en ilginç yanıysa bu olay üzerine bir konuşma
yapan Isparta Müftüsünün Bu asırda da başörtülü talebe mi olurmuş? diye
beyanat vermesiydi.
Başörtüsüne karşı yürütülen kampanya sadece okullarda devam etmiyordu. Eğitim
kurumları dışında günlük hayatta da başörtülü insanlar büyük sıkıntılara maruz
kalıyorlardı. Konyada, Mevlana ve Şems-i Tebriziyi ziyaret amacıyla Ankara
Üniversitesinden gelen genç kızların ve Kuran Kursu talebelerinin, kızların
topuklarına kadar uzun başörtüleri gerekçe gösterilerek Kıyafet Kanununa
aykırılık iddiasıyla polis tarafından tutuklanmışlar; ancak, savcılık tarafından
serbest bırakılmışlardır.
(1) Z.Korkutata, Türk Modernleşmesi ve Tesettür.
(2) İlkay Sunar, Demokrat Parti ve Popülizm
(3) DP yanlısı Zafer Dergisi.
(4) H. Özdemir, Siyasal Tarih.
(5) Z.Korkutata, Türk Modernleşmesi ve Tesettür.
12 Eylül'lü Yıllar
1980 askeri müdahalesi ile Türk
toplumu politikadan arınma sürecine sokuldu. Bu süreçte devlet toplumun hemen
her alanını totaliter bir biçimde kontrol altına aldı. Üç yıl sonra, 1983 genel
seçimleriyle Türkiyede tüm ana politik akımlar, devletin toplumdaki yerinin ne
olması gerektiğini yoğun bir şekilde tartışmaya başladılar. Bu tartışmaların
ortak noktası, devletin topluma müdahalesiydi. Aslında daha geniş çerçevede
tartışılan, neden doğu toplumlarında devletin toplumun üstünde baskıcı bir
konuma sahip olduğu idi. Tartışmaların işaret ettiği sonuç şuydu: doğu
toplumlarının temel sorunu, bireyi devlet gücü karşısında koruyacak
mekanizmaların ve yapıların, yani sivil toplumun olmamasıydı.
12 Eylül yönetimi, 1982 yılında yeni Anayasayı kabul ettirip, aynı oylama ile
darbenin lideri Kenan Evreni Cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra, artık ülkenin
yeni seçimlere götürülmesine karar vermişti. 6 Kasım 1983 yılındaki genel
seçimleri, Turgut Özal yüzde 45 oy ile 211 milletvekili çıkartarak kazandı.
Türkiye bir müdahalenin ardından Özallı yıllar olarak anılacak yeni bir
döneme girdi. Bu dönemde liberal politikalar uygulanmaya başlandı. Sivil toplum,
serbest piyasa ekonomisi gibi kavramlar 1980ler Türkiyesinin siyasal düzeninde
yeni bir sayfa açıyordu. .
Türk modernleşme projesi boyunca, kamusal alan devletin yakın ve sıkı denetimi
altındaydı. Bu denetim Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle 1923ten 1946ya
kadar süren tek parti döneminde çok katı bir şekildeyken, çoğulcu demokrasiye
geçiş dönemi olan 1950lerden itibaren dereceli olarak yumuşamıştır. 1923
sonrası yeni dönemde kamusal alan devletten bağımsızlaşarak cumhuriyetçi kamusal
alan projesinin milli, laik ve homojen doğasına başkaldıran sivil toplum
hareketlerinin birbirleriyle yarıştıkları bir alan haline gelmiştir. Bu
çerçevede Müslüman kız öğrencilerin üniversitedeki derslere başörtülü olarak
katılma talepleri laik seçkinler tarafından kendilerine ait olan kamusal alanın
ihlali olarak algılanmış, bir meydan okuma olarak kabul edilmiştir(1). .
Bu gelişmelere karşı eleştirel olarak beliren kemalist-laik gruplar ve dinsel
imgelere karşı daha hoşgörülü olanlar arasındaki tartışma ve çatışmaların 1990
Türkiyesinde yeniden kutuplaşmış siyasal bölünmeleri temsil ettiklerine,
Kadıoğlu dikkat çekmektedir. Kadıoğluna göre laikçi batılılaşmacılar, giderek
artan bir oranda M. Kemal Atatürkün imajını metalaştırırken, dinci gruplar
çökmekte olan Batı kültürüne karşı çıkışlarını vurgulamaktadır.(2) .
(1) Nilüfer Göle, İslamın Yeni Kamusal Yüzleri.
(2) A.Kadıoğlu, Cumhuriyet İradesi Demokrasi Mücadelesi.
28 Şubat
Ne yazık ki, 28 Şubat 1997 tarihinde
yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınan kararlar, bu ara dönemi
sona erdirdi ve bir çok konuda olduğu gibi başörtüsü konusunda da "topyekün
savaş"ın başlamasına neden oldu. MGK'nın "Kıyafet Kanunu'na aykırı olarak ortaya
çıkan uygulamalara kesinlikle mani olunmalı" şeklindeki "tavsiyesi"ni dönemin
hükümetinden önce üzerine vazife edinen YÖK, ANASOL-D Hükümetinin kurulmasıyla
birlikte de yasakçı tavrını genelgeler aracılığıyla tüm üniversite rektörlerine
ileterek başörtüsü yasağının tavizsiz uygulanacağını vurguladı.
YÖKün kronikleşen baskıcı tutumu hiçbir dönemde bugünkü kadar ağırlaşmamıştır.
Bunun temel nedeninin, 28 Şubat muhtırası ile yeniden içine girdiğimiz ara rejim
süreci olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. Ancak şimdiki başkanının, yaşanan
acıları daha da şiddetlendirmek için özel bir çaba içinde olduğu, hatta
kendisinden istenenin ötesinde bir şevkle "çalıştığı" da gerçeğin diğer bir
boyutu... 24 Aralık 1995 seçimlerine milletvekili adayı olarak katılma kararı
alan Sağlam, veda amacıyla ziyaret ettiği Demirel'e, rivayete göre, Prof. Dr.
Kemal Gürüz'ün dışındaki herhangi bir rektörü (o tarihte Gürüz Karadeniz Teknik
Üniversitesi Rektörü idi) YÖK başkanlığına atayabileceği yönünde tavsiyede
bulunmuş, ancak Demirel Gürüz'de karar kılmıştır. İçinde bulunduğumuz dönemin ve
Gürüz'ün KTÜ'deki baskıcı uygulamalarının, Demirelin bu seçiminde önemli bir
kriter olmuş olabilir. Ancak bugün herkes kabul etmektedir ki, tartışmalı
Anayasal kurumlar arasında yer alan YÖK'ün meşruiyeti, hiçbir dönem Gürüz
dönemindeki kadar yoğun bir şekilde tartışılmamıştır.(1)
28 Şubat süreciyle birlikte YÖK'e yükseköğretim camiasında politbüro yetkisi
kazandıran Kemal Gürüz, işe başörtüsü yasağıyla başladı. Şubat 98'de toplanan
YÖK Genel Kurulu, "kılık kıyafet genelgesi"ne göre başörtülü öğrencilerin
üniversitelere sokulmaması konusunda tüm rektörleri uyardı. YÖK'ün bu kararına
en hızlı destek İstanbul Üniveritesi (İÜ) Rektörü Kemal Alemdaroğlu'ndan geldi.
Önceleri başörtüsü, saç, sakal, küpe ve kot pantolonluları boğmaya çalışan
Alemdaroğlu, Mart 98'de hedef tahtasına sadece başörtülüleri koydu. Üniversite
dekanlarını toplayan Alemdaroğlu, "Türban yasağını uygulamak için gerekirse
bilime ara verin" şeklindeki tarihi olmakla birlikte utanç verici talimatını
verdi. Alemdaroğlu'nun bu "çıkışı"nın, 13 Mart 1998 tarihli Rektörler Komitesi
toplantısından önce verilen "irtica birifingi"nin hemen akabine denk gelmesi
hayli anlamlıdır. MGK'nın sivil giyimli üç uzmanından brifing alan rektörlerin,
toplantı sonrasında yayınladıkları bildiride üniversitelere başörtülü olarak
gelmenin suç olduğunu vurgulamaları, "irtica birifingi"ni hayli
içselleştirdiklerinin işaretidir.
Alemdaroğlu'nun talimatından sonra yaşanan olayları değerlendiren YÖK Başkanı
Kemal Gürüz "kılık kıyafet konusunda biz söyleyeceğimiz her şeyi söyledik."
dedikten sonra mütekebbir bir komutan edasıyla "Bu söylediklerimiz uygulanacak"
demekten de geri durmadı. Bunun üzerine rektörler tarafından fakülte
dekanlıklarına gönderilen bir yazı ile başörtülü ve sakallı öğrencilerin
fişlenmesi ve ilgili yazıda öğrencilerin kılık-kıyafetlerini içeren bilgilerin
en geç Mayıs ayı ortasına kadar rektörlüklere bildirilmesi istendi.
Yasakçı uygulamalardan yönetim kadrolarındaki öğretim görevlileri de paylarına
düşeni aldılar. YÖK'ün başörtüsü yasağına "uygulama alanı" olarak seçtiği İÜ'de
rektör Alemdaroğlu'nun, yasağın uygulanabilmesi için yetkilerini gasbettiği bir
dekanla 3 bölüm başkanı görevlerinden istifa etmek zorunda kaldılar. Ayrıca,
öğretim üyelerinden ve yöneticilerden, yasağın üniversite genelinde eksiksiz
uygulanmasını isteyen Alemdaroğlu'nu eleştiren Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Biyofizik Bölümü Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şefik Dursunun görevine derhal
son verildi.
Yasaklar karşısında artan tepkilere, dönem sonu olmasına rağmen YÖK'ün cevabı,
okuldan ihraç tehdidi oldu. Öğrenci Disiplin Yönetmeliğinde bir değişiklik
yaparak okuldan atılma hallerinin kapsamını genişleten YÖK, üniversite içinde
veya dışında herhangi bir eyleme katılan öğrencinin tespiti durumunda, rektör ve
yardımcısının başkanlığında oluşturulacak kurulun, öğrencinin ihracına karar
verebileceği yönünde bir uygulama başlattı. Herhangi bir hak ihlali veya talebin
dile getirilmesi noktasında, anayasal bir hak olan ve sivil itaatsizlik
kapsamında değerlendirilen şiddet içermeyen gösterilerin, öğrenciler adına
okuldan ihraç gerekçesi yapılması da hiçbir "resmi" tepkiye yol açmadı.
Yeni kayıt döneminde tüm dünya, Alemdaroğlu'nun insanı hayrete düşüren bir
operasyonuna daha tanık oldu; işkence odaları ya da savunucularının ifadesiyle "ikna"
odaları. Birçok kimse İÜ yönetiminin bu uygulamasının Hitler faşizmini
andırdığını belirttiyse de, başörtülü öğrencilerin psikolojik işkence odalarında
"hesaba" çekilmelerine devam edildi. Bu odalara alınıp ikna edilmeye
çalışanlara karşı önyargılı olan basın mensupları ve akademisyenlerle, bazı
çevrelerin tepkisinden korkan siyasiler, bu odalarda işlenen insanlık suçunu
görmezden gelmeyi tercih ettiler. Alemdaroğlu, binlerce öğrenciyi "ikna" etmeyi
başardı, ancak hiç kimse rektörü ve YÖK başkanını "zulümle abad olunamayacağı"
konusunda ikna edemedi. Sonuçta, İÜ'yü yeni kazanan ya da devam eden başörtülü
hiçbir öğrencinin kaydı yapılmadı. Diğer üniversitelerin İÜ kadar "gerçekçi"
olamadığını gözlemleyen YÖK, kayıt döneminde okula kaydını yaptıran fakat
başörtülü oldukları için kimlikleri verilmeyen öğrencilerin kayıtlarının
silinmesi için yazı göndermekte gecikmedi.
Aralık 98'de toplanan YÖK Yürütme Kurulu, 1998 Üniversite Giriş Sınavı
başvurularında, başörtülü fotoğrafı kabul etmeme kararını genişleterek, ÖSYM'nin
yükseköğretim kurumlarına öğrenci alımıyla ilgili olarak yaptığı bütün
sınavların başvurularında "başörtüsüz fotoğraf" koşulunu aramaya başladı.
Toplantıda ayrıca, Lisansüstü Eğitim Sınavı (LES), Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS),
Yabancı Öğrenciler Sınavında (YÖS) da başı açık fotoğraf koşulu getirildi.
Bursa'da yapılan Rektörler Komitesi ve Üniversitelerarası Kurul toplantısında
da, başörtüsü takan öğrencilerin bir an önce cezalandırılmaları istendi. Bu
talebe bağlı olarak öğrencilere toplu disiplin cezalarının verilmesi gündeme
gelirken, YÖK Başkanı Kemal Gürüz, rektörlerden 1999 yılında başörtülü öğrenci
kalmamasını istedi.
YÖK'ün 1998 yılı raporu açıklandığında, "öğrenim özgürlüğünü biçme operasyonu"
resmi rakamlarla bir kez daha gözler önüne serildi. Rapora göre 1998 yılında
kılık-kıyafet genelgesine (başörtüsü yasağı olarak okunmalı) uymadığı
gerekçesiyle 101'i bir veya iki yarıyıl olmak üzere toplam 637 öğrenci okuldan
uzaklaştırıldı. 1579 öğrenciye uyarı, 1017 öğrenciye de kınama cezası verildi.
Halen 1006 öğrenci hakkında soruşturma devam ederken (bunlara 1999 yılı
içerisinde çeşitli cezalar verildi), üniversitelerde disiplin yönetmeliğine
aykırı davrandığı gerekçesiyle de 25 öğretim görevlisi ve idari personel,
üniversite öğretim üyeliği mesleğinden veya kamu görevinden çıkarıldı. 91
üniversite görevlisine aylıktan kesme, 140'ına kınama, 216'sına uyarma, 9'una da
kademe ilerleme cezası verildi. Disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı
gerekçesiyle 57 üniversite personeli hakkında açılan soruşturma da 1999 yılına
sarktı.
YÖK Genel Kurulu'nun 1999 Şubatındaki toplantısında konuşan YÖK Başkanı Kemal
Gürüz, kılık kıyafet uygulamasından ödün verilmeyeceğini vurgulayarak Bu konuda
büyük başarı sağlandı. Türbanlı öğrenciler aydınlatıldı ve aydınlatılmaya devam
edilecek. Kararlığımız devam edecektir. Bu bir defalık birey değildir. diyerek
"aydınlanma" nın yolunun yasaklamalardan geçtiğini, "bilimsel" olarak açıklamış
oldu. Ancak emri altındakiler (en azından bir kısmı) konuya hiç de böyle
yaklaşmıyorlardı. Yozgat Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Yunus Akçamur, başörtüsü
mağduru bir öğrencisinin hakkında açtığı davanın duruşmasında, yasağın YÖKten
kaynaklandığını, YÖK denetçilerinin defalarca kontroller yaptıklarını ve YÖKün
konunun üzerinde hassasiyetle gitmesi sebebiyle kendisinin de YÖKün
talimatlarını yerine getirmek zorunda kaldığını söylüyordu.
YÖKün yasakları her geçen gün genişliyordu. Belli bir süre sonra YÖK'ün
başörtüsü konusunda sürdürdüğü avdan, Açık Öğretim Fakültesinde (AÖF) okuyan
öğrenciler de nasiplenmeye başladılar. AÖF Rektörlüğü tarafından öğrencilere
gönderilen bir yazıda, 13-14 Mart 1999 tarihlerinde yapılan ara sınavlara
başörtülü olarak katılan öğrencilerin tespit edildiği belirtilerek, Bundan
sonraki sınavlara veya akademik danışmanlık hizmetlerine başörtülü olarak
girmemeniz gerekmektedir, aksi takdirde Disiplin Yönetmeliği uyarınca hakkınızda
disiplin soruşturması açılacaktır. ifadesine yer verildi. Haziran 1999'da
yapılan AÖF sınavından başlayarak başörtülü öğrenciler sınavlara alınmamaya
başlandı.
YÖK "bilimsel adalet"inin sınırlarını her geçen gün artırmaya devam etti.
Üniversiteye girişte alan sınırlaması uygulamasına gidilerek özelde İmam Hatip
Liseleri, genelde tüm meslek lisesi mezunlarının sadece kendi branşlarını seçmek
zorunda bırakıldılar. Bu okullarda okuyan öğrenciler, yeni sisteme göre kendi
branşlarının dışında her hangi bir fakülteyi seçmeleri halinde, yaklaşık 24
puanı yok saymak durumunda kalacaklardı. Her 1 puan dilimi içinde binlerce
kişinin olduğunu düşünürsek yapılan uygulamanın ne kadar haksız olduğu daha
rahat görülebilir. İmam Hatip Lisesi mezunlarının önünü kesme uygulamaları
bununla da sınırlı kalmadı. Özellikle Sosyal Bilimler alanında eğitim veren
hukuk ve siyasal gibi "devlet kademesindeki işlevsel" fakülteleri tercih eden
İHL'liler için bir sürpriz daha yapıldı: Hukuk, Siyasal Bilgiler, İletişim gibi
Türkçe-Sosyal ve Sosyal puanlarıyla öğrenci alan fakültelere giriş, Matematik ve
Türkçe puan ağırlığı olan Eşit Ağırlıklı puan türüne çevrildi.
Bu iki uygulamayla hiçbir İHL'linin kendi branşı(?) dışında herhangi bir
fakülteyi kazanma şansı kalmadı. YÖK'ün bu operasyonundan İlahiyat Fakülteleri
de paylarına düşeni aldılar. Bazı İlahiyat Fakülteleri ile meslek yüksek
okullarını kaldırma kararı alan YÖK, İlahiyat kontenjanlarına da sınırlama
getirdi.
YÖK'ün, Yükseköğretim Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurları Disiplin
Yönetmeliği'nde Kasım 98'de yaptığı değişiklik, "tehlike"nin artık herkesin
kapısını çalabileceğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Çünkü câri hukuk
sisteminde, her yöne çekilebilen ne kadar yasal düzenleme varsa, yeni
düzenlemeyle hepsi, öğretim üyelerini üniversiteden daha kolay atabilmek için
YÖKe kazandırılmıştı. YÖK'ün 1402'likleri aratan bu düzenlemesine toplumun her
kesiminden bir hayli tepki geldi, ancak YÖK, "yok öyle" dercesine zorbalığını
sürdürdü. Bunun üzerine genelgenin iptali için harekete geçen öğretim
görevlileri Danıştaya beş ayda yaklaşık 900 dava açarak genelgenin akademik
özgürlüğü ortadan kaldırdığını dile getirdiler. "Devletin ideolojisi"ni "korumak
ve kollamak" gibi anakronik bir işlev üslenen YÖK ise, her geçen gün mağdur
sayısını artırdı. Onbinlerce öğrenci bir yana, YÖK'ün son birkaç yıl içinde
doğrudan ve dolaylı (YÖK'ten cesaret alan Alemdaroğlunun uygulamaları) olarak
bir çok akademisyen mağdur edildi.
10.01.2001 tarihine geldiğimizde ise yasak Marmara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi'nde de uygulanmaya başlanmıştı. Zekeriya Beyaz göreve gelir gelmez
fakültenin akademik sorunlarını çözmek için kafa yoracağına, İlahiyat
Fakültesinde okuyan başörtülü kızları nasıl kampuse sokmam diye düşünmeye
başladı. Yaklaşık 1500 kız öğrenci bugüne kadar başörtülü olarak devam ettikleri
okullarına bir sabah -10 Ocak sabahı- geldiklerinde kampüs girişinde bekleyen
polis kuvvetlerince okullarına alınmadılar. 1100 erkek öğrenci ise arkadaşlarına
yapılan bu uygulamanın hukuka aykırı ve insan hakları ihlali olduğunu belirterek
; bu uygulamaya son verilene kadar kız öğrencilere destek vermeye devam
edeceklerini belirterek okula girmediler.
2000-2001 öğretim yılından itibaren başörtüsü yasağı İmam Hatip Liselerinde de
uygulanmaya başlandı. Daha önce okul idaresi tarafından mecburi tutulan, renk ve
şekildeki başörtüsü okul idaresinin belirlediği aksi bir uygulama ile
yasaklandı. 2001 yılı içerisinde başta İstanbul'da olmak üzere Türkiye'nin hemen
hemen her yerindeki İHL'lerde başörtüsü yasağı ile ilgili sorunlar yaşandı. Bazı
okullarda öğrenciler uzun süre okul kapısından içeri alınmadılar. Başlarını
açmak istemeyen öğrencilere ise ağır disiplin cezaları verildi.
İstanbul'da Gaziosmanpaşa Kazım Karabekir, Güngören, Bakırköy, Üsküdar, Eyüp,
Beykoz, Ümraniye ve Kartal İmam Hatip Liselerinde kız öğrencilerin başını
açmaları için çeşitli baskılar yapıldı. Çok sayıda öğrenci, uyarma, kınama,
okuldan uzaklaştırma ve okuldan tasdikname ile uzaklaştırma gibi cezalara
çarptırıldı. Ödül ve Disiplin yönetmeliğine göre başörtüsü sebebiyle
verilebilecek en ağır ceza "uyarma" cezası olduğu halde cezaların hemen hepsi
yönetmelik hükümlerine aykırı bir biçimde, sırf cezalandırmak amacıyla verildi.
(1) Ömer Ekşi, YÖKün Yokettikleri.
YÖK: Darbenin
Üniversitelere Mirası
12 Eylül darbesini
gerçekleştirenler darbe öncesi şiddet olaylarında günah keçisi olarak gördükleri
üniversiteleri yüksek öğretim konusunda aksaklıkları gidermek amacıyla YÖKün
vesayeti altına verdi. Bilindiği gibi kanuna göre "milli eğitim sistemi içinde,
ortaöğretime dayalı, en az dört yarı yılı kapsayan her kademedeki
eğitim-öğretimin tümü" demek olan yükseköğretimden Yükseköğretim Kurulu (YÖK)
sorumlu bulunmaktadır. 12 Eylül Askeri Konseyi'nin, Danışma Meclisi'ni de devre
dışı bırakarak 6 Kasım 1981'de 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nu çıkarmasının
ardından yine Askeri Konsey'in emriyle bir grup "akademisyen"e kurdurulan YÖK'ün
yetkileri, 20 Nisan 1982 tarih ve 2653 sayılı yasayla, Yükseköğretim Kanunu'nda
yapılan değişikliklerle iyice genişletilmiştir. Daha sonra bununla da
yetinilmeyerek, 1982 Anayasası'nın 130, 131 ve 132. maddelerine YÖK'ün ilkeleri
konulmak suretiyle YÖK'e "Anayasal kurum" olma vasfı kazandırılmıştır. İlk
günden beri "12 Eylül askeri darbesinin üniversitelere mirası" olarak
değerlendirilen Yükseköğretim Kurulu, bugün, 7'si Cumhurbaşkanı, 7'si Bakanlar
Kurulu, 7'si Üniversitelerarası Kurul ve 1'i de Genelkurmay Başkanlığı
kontenjanından olmak üzere toplam 22 üyeden oluşmaktadır. Kendi içinde, "Genel
Kurul" ve "Yürütme Kurulu" diye adlandırılan iki ana organ aracılığıyla
çalışmalarını yürüten YÖK, bunlara ek olarak, Mayıs 1998'de, 28 Şubat sürecinde
üstlendiği misyonun gereği olarak, üniversite öğrencilerinin taleplerini boğmak,
kışla genelgesi olarak tanımlanan ve başörtülü öğrencileri tasfiyeyi içeren
Kılık Kıyafet Yönetmeliğine uymayanları cezalandırmak amacıyla Soruşturma
Kurulları oluşturulmasına karar vermiştir(1)
12 Eylülden hemen sonra 20 Aralık 1980de kurulan YÖK, daha kuruluşunun ilk
yıllarında özgürlükleri kısıtlayan bir genelge yayınlamıştı. Bu genelgeye göre;
erkek öğrenciler dudak kenarını aşmayan bıyık, kravat, temiz ve ütülü giysilerle
okula gidebilecekler, kışın çok soğuk günlerde kazak, yazın sıcak günlerde ise
gömlek giyecekler ve bu günlerde kravat takmayabileceklerdi. Genelgede kız
öğrencilerin temiz, ütülü etek, aşırı renkte olmayan topuklu ayakkabılar ve
gösterişsiz çizmelerle ve başları açık olarak okula gelmeleri belirtiliyordu.
İlahiyat fakültesinde ise yasak uygulaması şöyleydi: Kız öğrenciler sadece
Kuran derslerinde başlarını örtebilirlerdi. Onun dışındaki derslerde başları
açık olmalıydı. YÖK ilahiyat fakülteleri için başörtüsü yerine boynu ve
kulakları açıkta bırakan bir türban modeli hazırlatmıştı.(2)
YÖK Genelgesinin uygulanmasına 10 Ocak 1983 yılında geçildi ve sabah okula gelen
öğrencilerin kılık-kıyafetleri polis ve okul müstahdemleri tarafından gözden
geçirildikten sonra, genelgedeki hususlara uymayanlar kapıdan geri çevrildiler.
YÖK 1984 Mayıs ayında öğrencilerin, çağdaş bir kıyafet saydığı türbanı
kullanabilecekleri kararını açıkladı. Ancak başörtülü öğrenciler YÖK ün sunduğu
bu sadece saçları kapatan ancak tesettürü tam olarak sağlamayan bu modele pek
itibar etmedi.
13 Ocak 1985 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan Üniversite Disiplin
Yönetmeliğinin 7. maddesine bir de (h) fıkrası eklendi. Bu fıkrada
Yükseköğretim kurumlarının dershane ve labarotuvar, klinik, poliklinik ve
koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur.deniliyordu.
1987 yılı başında YÖK başörtüsü gibi, kendi icadı olan türbanı da yasakladı.
Evrenin Adana konuşmasından sonra başörtüsü yasakları daha sert tedbirlerle
uygulanmaya başlanmıştı. YÖKün Adanadaki rektörler toplantısında başörtüsünün
kesinlikle yasaklanacağı kararı çıktı. Bunun üzerine İstanbul Üniversitesinde
bir grup öğrenci açlık grevine başladı. Pek çok kentte öğrenciler ve halk
postane önlerinde uzun kuyruklar oluşturarak yasağı protesto etmek için çeşitli
makamlara telgraflar çektiler. İstanbul Üniversitesinde başlatılan oturma
eylemi ve diğer eylemler ülke çapına yayılınca YÖK 23 Mayıs 1987 tarihinde
toplanan YÖK Rektörler Komitesi, aldığı bir kararla yasağın kademeli olarak
kalkması gerektiği kararını aldı. İlahiyat fakültelerinde ise yasak
kaldırılmıştı.
Alınan bu karara rağmen yasak ve protestolar kimi üniversitelerde devam
etmekteydi. Bütün bu gelişmeler olurken beklenmedik bir şekilde mecliste,
üzerinde çoktandır çalışılan ve üniversitelerde öğrenci affına yönelik yasa
tasarısı görüşülürken, ANAPlı 60 milletvekilinin önergesi ile üniversitelerde
kıyafet serbestisi de yasaya dahil ediliyordu. Böylece başörtülü öğrenciler,
yeni yasa ile derslere girebileceklerdi.
Ancak beklenildiği üzere bu yasa tasarısı Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından
veto edilerek 30 Kasım 1988de meclise tekrar gönderildi. Kuşkusuz, yasa
tasarısının geri çevrilmesinde yasa tekniği bakımından bazı çelişkiler gibi
gerekçeler ileri sürülmüş olsa da; vetonun asıl nedeni, açıkça anlaşıldığı gibi
üniversitelerde başörtüsünün yasa güvencesinde serbest bırakılacağından duyulan
rahatsızlıktı. Kılık-kıyafeti belirleyen özel bir yasa çıkmadığı halde,
özellikle başörtüsü gibi bir giyime bir yasayla izin verilmesi kolaylıkla kabul
edilemezdi. Bu hoşnutsuzluk yüzünden yasa tasarısına İnkılap Kanunlarına
aykırılık gibi etkisinden emin olunan eleştiriler getirilmişti. Oysa her şeyden
önce, niçin bu ülkede insanların kılık-kıyafet özgürlükleri için yasa
güvencesine ihtiyaç duydukları şeklindeki sorunun cevabının verilmesi gerekirdi.
Öğrenci affının veto edilmesinin yankıları sürerken, bu yasa tasarısıyla
birlikte zor duruma düşen YÖK hemen devreye girmiş ve YÖK Genel Kurulu, disiplin
yönetmeliğinde yapılan bir değişiklikle öğrencilerin dini inanç sebebiyle boyun
ve saçlarını başörtüsüyle kapatabilecekleri kararının alındığı açıklanıyordu ve
ekleniyordu: Bizce modern bir türban, çağdaştır. Ancak dikkatlice incelendiğinde
görülecektir ki, YÖK, üniversitelerde kılık-kıyafet konusunun yasayla çözülmesi
konusundan rahatsız olmuştur. Sorunun yasayla değil de yönetmelikler düzleminde
ele alınması, yönetmelikle bugün kaldırılacak bir yasağın uygun bir zamanda yeni
bir yönetmelik değişikliği ile yeniden gündeme getirilmesine imkan tanınacaktı.
Bir bakıma bu veto, YÖKe, başörtüsü sorununu kendi denetimi altında tutma
zeminini hazırlamıştı.
Bu arada 10 Aralık 1988de TBMMden geçirilen Öğrenci Affı Yasası, 24 Aralıkta
Cumhurbaşkanı tarafından bu kez onaylanıyor ve 27 Aralık 1988 tarihli Resmi
Gazete de yayımlanarak, başörtüsüne yasal bir dayanak oluyordu. Daha sonra 5
Ocak 1989 tarihinde Cumhurbaşkanı Evren, yasanın iptali için Anayasa
Mahkemesine başvurduğunu açıkladı. Anayasa Mahkemesi 7 Mart 1989da Müslüman
kadının en doğal hakkı olan başörtüsü serbestisi için çıkartılan yasayı iptal
etti.
Bu iptal kararı üzerine, ülkenin her yanında protestolar başladı. Gösteriler
polis zoruyla bastırılmaya çalışılıyordu. Aynı günlerde Anayasa Mahkemesi,
başörtüsüne izin veren yasanın iptaline dayanarak, YÖKe, üniversitelerde
türbanın hemen kaldırılması yönünde telkinlerde bulunmaya başladı. Anayasa
Mahkemesi Başkan vekili bu konuda Dinsel değil, hukuksal gerekçeler daha
önemlidir.diyordu.
Üniversitelerde başörtüsüne serbestlik getiren kanunun iptaline ilişkin Anayasa
Mahkemesinin Gerekçeli Kararı, 5 Temmuz 1989da Resmi Gazete de yayımlandı.
Bunun üzerine Danıştay da türbana izin veren YÖK Yönetmeliğinin iptali için 13
öğretim üyesinin yaptığı başvuruyu görüşmek üzere harekete geçti ve 11 Temmuz
1989da bu hükmü iptal etti.
Ülke çapında eylemler devam ederken 1989 yılının ekim ayında ANAP Lideri ve
Başbakan Turgut Özal, Kenan Evrenin görev süresi dolması üzerine, Cumhurbaşkanı
seçilmişti.
Daha sonra yapılan çalışmalar sonucunda Mayıs 1990da 2547 sayılı kanunla ilgili
bir Kanun Hükmünde Kararname, Milli Eğitim Komisyonunda görüşülürken bir önerge
verilerek, Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla, Yüksek Öğretim
Kurumlarında kılık-kıyafet serbesttir.şeklindeki metni Ek Madde 17 ve Bu
kanunun yürürlüğe girmesinden önce yüksek öğretim kurumlarında kılık-kıyafetle
ilgili olarak verilmiş her türlü disiplin cezaları bütün hüküm ve sonuçlarıyla
birlikte ortadan kalkar.şeklindeki metin de Geçici Madde 1 olarak komisyondan
geçerek kanunlaşan bu karar, 28 Ekim 1990da yürürlüğe girdi ve başörtüsü
serbestliği kanunla güvence altına alındı. Daha sonra SHP kararın iptali için
Anayasa Mahkemesine başvurmuşsa da , mahkeme 9 Nisan 1991de SHPnin kanunu
iptal talebini reddetti. Fakat 31 Temmuz 1991de açıkladığı gerekçeli kararında
daha önceki kararına atıfta bulunarak yaptığı yorumda başörtüsü örtülemeyeceği
gibi bir netice çıkardı. Günümüzde dikkate alınarak, uygulanan başörtüsü
yasağının temelini oluşturan bu yorum, o dönemde dikkate alınmadığı için, bu
karar sonucunda başörtüsü kısa bir süre için bütün üniversitelerde serbest
bırakıldı.
Doğramacı'dan sonra YÖK başkanlığına atanan Prof. Dr. Mehmet Sağlam'ın döneminde
de özerk-demokratik üniversite özlemleri yine devam etmiş, ancak bu dönemin, iki
darbe sürecinin (12 Eylül ve 28 Şubat) arasına karşılık gelmesi ve başkanının
kendisinden beklenenin ötesinde bir otorite ve baskı politikası uygulamaya
istekli olmaması, baskıların kimi zaman nispi olarak azalmasını sağlamıştır.
Serbestlik kararından sonra çeşitli üniversitelerde başörtüsüne karşı yasakçı
tavırlar devam ediyordu öyle ki 30 Mayıs 1994 tarihinde YÖK Başkanı Mehmet
Sağlam kendilerinin ne emniyet mensubu ne de savcı olduklarını belirterek 18
yaşını bitirmiş bir öğrencinin ne eteğine ne de başörtüsüne karışılmalıdır,
herkesin okumaya hakkı vardır, bizim bunu engellemeye hakkımız
yoktur.açıklamasını yapmasına rağmen bu tarihlerde İstanbul Üniversitesi
Rektörü Bülent Berkarda ise İnancını yaşamak isteyen hemşire olmasın.diyerek
zulmü destekliyordu. Yani yasak idarecilerin keyfiyetine bırakılmıştı.
(1) Ömer Ekşi, YÖKün Yokettikleri.
(2) Cihan Aktaş, Tesettür ve Toplum.
Sonuç
YÖK'ün baskılarına direnen birkaç özel üniversite ve Boğaziçi üniversinde de
yasak uygulanmaya başlandı. YÖK, başörtüsü yasağı uygulamayan ya da uygulamakta
yetersiz gördüğü üniversiteleri kapatmakla tehdit etti. Fatih Üniversitesi
yüzlerce başörtülü öğrenciye disiplin soruşturması açmasına ve bazı öğrencilere
ceza vermesine rağmen YÖK tarafından cezalandırıldı.
Başörtüsü yasağının son aşaması olarak İlahiyat Fakültelerinde de başörtüsü
yasağı uygulanmaya başladı. İslam Dini üzerine öğretim verilen, Kuran-ı Kerim
okutulan bu okullara da ne yazık ki başörtüsüyle girmek yasaklandı.
Türkiye'de okuma imkanı elinden alınan öğrencilerden bir kısmı büyük masrafları
ve zor koşulları göze alarak yurtdışına gitmek zorunda kaldılar. Bunlardan büyük
bir kısmı Batıda Amerika Birleşik Devletleri ve Avusturya, Doğuda ise Kıbrıs,
Suriye ve İranı zorunlu olarak mesken tuttular. Ancak 2001 yılında Türkiye'de
okuma imkanları ellerinden alınan öğrencilere KKTC'de de öğrenim yasağı geldi.
YÖK, Kıbrıs'taki üniversitelere de baskı yaparak başörtüsü yasağını bu ülkeye de
yaydı.
Üniversitede başörtüsü yasağına karşı yapılan gösterilere katıldığı tespit
edilen kız öğrenciler okullarından atıldılar. Kampüs alanı içerisinde başörtülü
olarak bulunanlara uzaklaştırma cezaları verildi. Kayıt yaptırırken peruklu
olduğu gerekçesiyle bazı öğrencilerin kaydı yapılmadı.(1)
2001 yılında başörtüsü yasağının kapsamı genişletilerek Öğrenci Seçme Sınavı'na
girecek üniversite adaylarına da yasak uygulanmaya başlandı. Başörtülü fotoğraf
verenlerin başvurusu kabul edilmedi. Bu sebepten dolayı bir çok başörtülü kız
ÖSS sınavına giremedi.
2003 yılı Kasım ayına geldiğimizde ise halkımız kendini muhafazakar demokrat
olarak tanımlayan, ve bu zulmü çözme vaadiyle oy toplayan Ak Partiyi tek başına
iktidar yaptı. 1983 Anapın seçimleri tek başına kazanmasından yirmi yıl sonra
ilk defa bir parti diğer partileri tasviye ederek tek başına iktidar oluyordu.
Her ne kadar bir çok sosyolog, ve siyaset bilimci Ak Partinin başarısını 2002
ekonomik krizine ve yolsuzluklara bağlasa da, Ak Partinin zaferindeki en önemli
etken halkın 28 Şubat müdahalesine ve dindar insanlara yapılan haksızlıklara
verdiği tepkidir.
Başbakan, Meclis Başkanı ve birçok milletvekilinin hanımlarının başörtülü
olmalası sebebiyle halkın meclisinde- T.B.M.M.- yapılan resmi davetlere başta
Meclis Başkanının eşi olmak üzere diğer milletvekillerinin eşleri T.B.M.M.
kamusal alan olduğu gerekçe gösterilerek alınmamışlardır.
Yaklaşık olarak bir buçuk yıldır bu parti iktidarda olmasına rağmen yasakların
kaldırılmasında veya gevşetilmesine dair dişe dokunur bir iyileşme
yaşanmamıştır. Her ne kadar, hükümet acil eylem planları ilan edip, YÖK
yasasında ve ÖSS başarı kat sayısı puanında Meslek Liseleri aleyhine yapılan
uygulamalarda değişiklik yapmaya çalışsa da her defasında geri adım atmıştır. Ne
yazık ki, 2004 yılı itibariyle ülkemizde eğitim kurumlarında ve diğer devlet
dairelerinde başörtüsü takma özgürlüğü nâmına hâlâ ciddi bir gelişme
yaşanmamıştır.
Bu zulmün en kısa zamanda sona ermesi dileğiyle...
(1) Mazlumder, Hukuki Yardım Başvuruları 2001 Yılı Değerlendirme Raporu.
www.basortum.net
|