|
OMUZLARDA BİR TABUT
Yürüyorum. Meydan
kalabalık. Su gibi insan kaynıyor burada. Simitçiler, işportacılar,
boyacılar, otobüs çığırtkanları kendilerine has melodileriyle
sesleniyorlar yanlarından geçenlere. İnsan sesleri araba homurtuları
ile birleşerek yarı mekanik bir uğultu halinde kulakları yalayıp
geçiyor. İhtar edası taşıyan klakson sesleri, pes bir müziğin
notalarını andırmakta.
Deniz, kükreyen
dalgalarını kıyıya savuruyor. Helezoni bir titreşimle kıyıya hücum
eden sular, beton duvara çarparak havaya fışkırıyor; sonra vurulmuş
bir kuştan kopan tüyler gibi uçuşarak tekrar yere seriliyor.
Eminönünden Üsküdar
kıyılarına kadar uzanan sular, Boğaz köprüsünün az ilerisinde virajı
dönerek görünmez oluyor. Gemiler, yeme üşüşen kuşlar gibi Kabataş
kıyılarını dolduran balıkçı tekneleri göze çarpıyor. Sandallar,
sisli havada denizi istila etmiş timsahları andırıyorlar. Ve, hafif
bir ürperti...
Nereye gittiklerini
bilmediğim insanlar arkasından sürükleniyorum. Ayaklarım istedikleri
yöne çekiyorlar beni.
Nereye?.. Niçin?..
Neden?..
Biraz ötede birer kalem
zariflik ve inceliği ile gökyüzüne doğru uzanan minarelerin
hoparlörlerinden hoş bir sadâ yükseliyor. Çağrı sesi... Namaza ve
kurtuluşa çağrı sesi... Ezan sesi yükseliyor minarelerden. Bununla
birlikte insan seli ikiye bölündü. Nereye gitmeliyim? Kurtuluşa
çağıran bu yapıya doğru mu gitsem, yoksa Galata köprüsünden
Karaköye doğru akın eden kalabalığa mı karışsam? Kararsız mıyım
diyorsunuz? Belki!.. Evet ama, bu vakitte gidilecek bir yer olmalı.
Herkesin gideceği mutlak bir yeri vardır. Zorla da götürülemezler
ya.
Gönlüm, herkesin
kurtuluşa çağrılan yere gitmesini arzuluyor. Son yolculuğa çıkmadan
o durağı görmeli sanırım.
Bir tabut geçiyor cenaze
arabasında. Arkasında sakalsız, bıyıksız insanlar var. Bronz yüzlü,
birbirlerine benziyorlar hepisi de. Birilerini son yolculuğa
uğurluyorlar belli. Nereye gidiyor? Kim bu tabutun içindeki adam?..
Minarelere doğru koşanlardan mı, yoksa Karaköy sokaklarında
kaybolanlardan biri mi? Bilmem diyorum gayr-i ihtiyarî olarak. Fakat
şimdi nereye gittiğini biliyorum. Meçhule gidiyor. Dönüşü olmayan
bir yere...
Çiçekler de ne oluyor
diyorum içimden. Anladım!.. Boynuzlarını örtecekler ölünün. Toprağın
örtemediği boynuzları çiçekler kapatırmış.
Hey!.. Siz... Size
diyorum. Siz karanfiller, laleler, papatyalar... Ne zamandan beri
boynuz kapatma görevini yüklendiniz diye soruyorum alaylı bir
şekilde? Ne o? Öyle mahcup mahcup bakmayın yüzüme! Neyse, neyse...
Sözlerimi ger aldım. Hem sizi zorla koparıp buraya getirdiler. Bunda
sizin hiçbir suçunuz yok demeyi de ihmal etmiyorum.
Çiçeklerle hasbihalden
sonra taş basamakları birer ikişer çıkıyorum. Deniz, arabalar ve
diğerleri ayaklarımın altında kalıyorlar. Galata köprüsünü acele ile
geçen insan seli Karaköy sokaklarında kayboluyor. Çiçeklerle
donatılmış cenaze arabası da köprünün ucunda karanlığa
gömülüveriyor.
Asırlara şahitlik etmiş
kapıdan içeri giriyorum. Serin bir hava yalıyor yüzümü. Ağustos
sıcağı ve mekanik uğultu taş duvarların arkasına saklanıyor. Ütopik
düşünceler zihin perdemin altında eriyip yokoluyor. Ne denizin
sessiz ağıdını dışa vuran uğultusu, ne araba homurtuları, ne de
meçhule gidenin peşinden koşuşan bronz yüzlü insanlar var burada.
Bütün sahte ilahları ters yüz etmiş ve Allah ile aradaki bütün perde
ve engelleri kaldırmış olan müminler arasındayım. Bütün
sıkıntıların yok olduğu ve dertlerin şifa bulduğu yerdeyim.
Neden sonra koyduğum
yerden ayakkabılarımı alarak çıkıyorum sıkıntılarla girdiğim
kapıdan. Kuşlar uçuşuyorlar. Onlara dokunmadığımı görünce gelip yanı
başıma konuyor ve etrafımda dönüp duruyorlar. Caminin meydanında
kuşlar için yem satan kadın ve çocuklar var. Kimi âmâ... Altlarında
küçücük sandalyeleri. Önlerinde buğday dolu çanakların bulunduğu
eski birer masa var. Dört yaşlarında bir kız çocuğu küçücük elleri
ile kuşlara yem atıyor. Ve gözlerinde tatlı bir sevinç.
En üst basamağa
oturuyorum. Taş merdivenin en son basamağına... Meydana, sonra
denize doğru kayıyor gözlerim. Esrarengiz bir perdeyi aralamak ister
gibiyim. Boğazdan esen rüzgar saçlarımı dalgalandırıyor. Üşümeye
başlıyorum bu sıcak havada.
Arabalar duruyor. Beyaz
şapkalı adamlar köprüyü boşaltıyorlar. Sessizlikten ürperiyorum.
Karaköye gidenlerden hâlâ haber yok. Köprü boş bir şerit gibi
uzanıyor iki kara parçası arasında. Camiden çıkanlar Karaköye doğru
çeviriyorlar yüzlerini. Sessizliği bozan tek şey güvercinlerin kanat
çırpışları. Onlarda bile tedirginlik işaretleri var. kendilerini
rahat hissetmiyorlar. Oraya buraya uçuşup duruyorlar.
Uykudan uyanıyor gibi
gözlerimi oğuşturuyorum. Bu kez omuzlarda gözüküyor çelenkli tabut.
Arkasında birbirlerinin kopyası insanlar. Etrafı saran toy bulutu.
Çelenkler çoğalıyor. Herkesin eline birer çelenk tutuşturuyorlar.
Nereye gittilerdi bunlar, nereden geliyorlar? Günah çıkarıcıları mı
var şu Karaköyde? Anladım! Yaşadığı yerleri bir kez daha göstermek
için oraya götürdüler onu. Tabutu getirenlerin arasında kadınlar da
var. Renkli bir ordu.
Tabutun kapağı
aralanıyor. Beyazlara bürünmüş biri başını dışarı doğru çıkarıyor.
Camiye doğru yürüyenlere; Beni nereye götürüyorsunuz .. diye
bağırıyor. Bir an ölü olduğunu hatırlıyor ve susuyor. Belki de
benden başkası onun dilinden anlamıyor. Koca bir ömür boyu yanından
bile geçmediği yere görürülmesini kabullenemiyor olmalı. Fakat
elinden birşey gelmiyor.
Kalabalık caminin önünde.
Tabut omuzlardan indiriliyor. Gelenler birbirleriyle şakalaşarak
konuşuyor, kahkahalarla gülüyorlar. Bir kadın cırlak sesi ile
kahkaha atarak yanındaki beyi kucaklıyor. Ağlayan bir kadın
gözüküyor az ileride. Yaşı seksenin üzerinde. Giyimi öteki kadınlara
benzemiyor. Elleri ve yüzünden başka her yerini elbisesinin içine
saklamış. Bu nine ölünün yakını, belki de annesi olmalı.
Kuşlar çoktan uçup
gittiler. Davetsiz misafirlerden rahatsız olmuşlardı. Camiden
çıkanlar saf tutuyorlar. Ben hâlâ yerimde oturuyorum. Yanımdan ağır
adımlarla beyaz sarıklı beyazlara bürünmüş biri geçiyor. Tabutun
önünde durup safların hazırlanmasını bekliyor. Tabut ile gelenler
birer put kadar sessiz ve hareketsizler. Saf tutmuyorlar. Beyaz
feslerini iç ceplerinden çıkarıp başlarını örtmüyorlar. Kim bunlar?
Niye öyle duruyorlar? Neden camiden gibi cenaze namazı kılmıyorlar.
Kahkaha ile gülmek
geliyor içimden, yahut bağırmak. Kulakları patlatırcasına...
Taşları, demirleri eritircesine... Ses duvarını yırtarcasına
haykırmak istiyorum.
İsrafilin sûra
üfürmesini bekliyorum.
Saf tutanların gözleri
ense kökümde geziyor. Onlarla beraber olmadığım için bana
kızıyorlar. Hiç oralı olmuyorum. Niçin onlarlar beraber olacakmışım?
Mecbur muyum namazı kılmaya? Bronz yüzlü adamları çağırsınlar. Hem
cenaze onların değil mi? Çelenk demetlerine kayıyor gözlerim.
Beyazlı adam, bana bakıp, gözlerimin süzdüğü yöne çeviriyor başını.
Yüzü buruşuyor. Buğday tenli yüzünün yarısını kaplayan ve yüze
tartlı bir eda veren siyah sakalının kılları sertleşiyor. İleri
doğru uzanıyorlar. Hedefe çevrilen namlu gibiler...
Yüzlerce yıl öncesine
doğru yol alıyorum. Süleymaniyeden Eminönü meydanına beyaz elbiseli
insan seli akıyor. Ressamların çizmekte aciz kaldığı bir tablo
oluşuyor. Viyanaya gidecek ordunun neferleri olduğunu öğreniyorum
neden sonra. Sırtlarında kefenlikleri, başlarında fesleri... Sakalın
arkasına gizlemişler yanaklarını.
Aralarına karışıyorum,
nereye gittiklerini sormadan. Biliyorum!.. Sormaya lüzum yok. Kimse
ilgilenmiyor benimle. Bambaşka bir yaratık görmüş gibi bakıyorlar
yüzüme. Onlardan değilim galiba.
Yolculuğumda geriye dönüş
başlıyor. Yorgun düşmüşüm. Vurulmuşum. Arkamdan vurmuşlar beni.
Sırtımdan. Ense köküme yakın bir yerden. Viyanalar, Kırımlar, Afrika
çölleri geride kalıyor. Viyanaya gidenleri hesaba çekiyor bronz
yüzlü adamlar. Beyaz kefenlikleri yırtıyor, sarıkları alıyor
görünmeyen eller. Başlar sarıklarla yere düşüyor, beyazlar kırmızıya
boyanıyor. Bronz yüzlüler, yerde yatan cesetlerden bile korkuyorlar.
Kafalar tozların arasında bir şeyler mırıldanıyorlar. Hiç kimse
anlamıyor ne dediklerini. Duyduklarım ürpertiyor beni. Dudaklarım
korkudan çatlak çatlak oluyor. Şehadetlerin arşa yükseldiğini
görüyorum.
Elimi yüzüme götürüyorum.
Bedenimi iliklerime kadar bir sızı kaplıyor. Beyazlı yine yüzüme
bakarak mırıldanıyor: Yüzündeki yaraları ne çabuk unuttun? Onlar
kopan tüylerin yerinde birer nişan... Ekilmiş kezzapdan arta kalan
işaretler... demek istiyor sanırım. Ne mutlu sana! diyor.
Gülümsüyor. Sen beraberinde işaret, şahid götüreceksin... diyor.
Öyle mi? diyorum. Öyle ya! Öyle diyor. Yine gülümsüyor, sevgi
dolu gözlerini üzerimde gezdirerek. Çiçek demetlerine bakarak dudak
büküyor. Ne demek istediğini anlıyorum. Konuşmak, ona içimi dökmek
istiyorum. Kim bu ölü? Ya bu adamlar? Çiçeklerin burada ne işi var?
Her şeyi sormak istiyorum. Ben, sağ mı, yoksa ölü müyüm demek
istiyorum? Soramıyorum. Dudaklarım aralanmıyor. Kendimde konuşma
cesaretini bulamıyorum. Sorular içimde gömülü kalıyor. Ta
derinlerde...
Yaraların sızlaması
öldürücü bir buuta ulaşıyor. Dişlerimi sıkıyor, bağırmaya gayret
ediyorum. Yapamıyorum. Bir ah kelimesi fırlıyor dudaklarımın
arasından. Bağırdım işte. Bağırdım. Kimse birşey anlamıyor. Hiçbir
şey... Bronz yüzlüler, ötekiler, berikiler hiçbir şey anlamıyorlar.
Beyazlı adam bana sert sert bakıyor. Kaşlarını çatıp:
Sabırsızlanma! Sonunu bekle! Zamanı gelince her şeyi haykır!..
diyor. Suçlu bir çocuğun bakışı ile yere dikiyorum gözlerimi.
Er kişi niyetine...
sözü kulaklarımda uğulduyor. Bu ölü erkekmiş diyorum içimden.
Beyazlı adam ellerini kulaklarına kaldırıyor. Sonra Allah-u Ekber
diyor. Camiden çıkanlar da onu takip ediyorlar. Tabutu getirenler
put gibi duruyorlar. Saf tutup, cenazelerinin namazını kılmıyorlar.
Ellerini açıp Fatiha okumuyorlar... Bunlar hangi dünyanın
yaratıkları acaba?
Sağa, sola selam
veriliyor. Beyazlı üç kez: bu mevtayı nasıl bilirsiniz? diye
soruyor. Namazı kılanlar hep bir ağızdan koro halinde, iyi biliriz
diyorlar. Kendimi tutamıyor ve bir kahkaha atıyorum. Neden Karaköy
cemaatına sormuyorsun imam efendi diyorum? Herkes hınç dolu gözlerle
bana bakıyor. Dua yapılıyor. Dua bittikten sonra saflar çözülüyor.
Beyaz feslerini özenle ceplerine yerleştirerek kalabalığa karışıyor
namaz kılanlar.
Donmuş iskeletler
hareketleniyor. Tabut bronz yüzlüler tarafından cenaze arabasına
yerleştiriliyor. Kalabalık geldiği yöne doğru ilerliyor.
Gürültüleri, araba homurtularına karışıyor. Toz bulutu kaplıyor
meydanı. Solgun çiçekler tozların arasında kaybolurken, göç eden
kuşlar tekrar meydana doluşuyor. Güneş bulutların arasında
kaybolmamak için çırpınıyor.
Ayağa kalkıyorum. Uyuşmuş
sağ ayağımın üzerine seke seke yürüyerek kalabalığa karışıyorum.
İstanbul Nisan 1983 |