|
DÂRULHARB
VE
FAİZ
MUHAMMED M. OKÇU
Merhum Babama...
Bütün ömrünü benim terbiyem, insanlığa faydalı ve lazım olan bir
müslüman olmam için harcamaktan sakınmayan merhum babamın aziz
ruhuna bu çalışmamı hediye ediyorum. Asla bükülmeyen, ama,
gerekirse İslam davası için parça parça kırılmayı her zaman
tercih eden babama, Allah Teâlâdan rahmet, hidayet ve af; Allah
Teâlânın sevgili kulu ve Rasûlü, İki Cihan Güneşi peygamberimiz
Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhi-s Selamdan da mahşer gününde
şefaat dileniyorum. Amin!..
M.
M. Okcu
Muhammed Mücahid Okcu
15.01.1958 yılında Yozgatta doğdu. 1979-1980 öğretim yılında
İzmit İmam Hatip Lisesini bitirdi. Bir yıl Diyanet İşleri
Başkanlığı bünyesinde İmam Hatip olarak görev yaptı. 1981-1982
öğretim yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne kaydoldu. 1985
yılında Marmara Üniver-sitesi İlahiyat Fakultesini bitirdi. Bir
yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Eğitimi devam ettirmek üzere
yurt dışına çıktı.
Çeşitli konularda araştırmalar yaptı. Elinizdeki bu kitap
yazarın ilk eseridir. Yarım düzüne basılmaya hazır eseri olan M.
M. Okçu, evli ve iki çocuk babasıdır.
İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş
BİRİNCİ BÖLÜM
DÂRULİSLÂM DÂRULHARB
Dâr`ın (Ülke) Tarifi
Dârulislâm ve Dârulharbin Tarifi
Hicret
Hicretin Lügat Ve Istılahî Manası
Hicretin Vukû Bulan Türleri
Kıyamete Kadar Devam Edecek Olan Hicret
Dârulharbde İkâmet
Avrupa`da Müslümanları Bekleyen Tehlike
Kim Demiş Dârulharbde Yaşanır?
Gelin Hicreti Konuşalım
Ben Hicret Ettim Arkadaş
Dârulharb Hukuku Ve Müslüman
İKİNCİ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZ VE GÖRÜŞLER
1- İslâm Tebaası İle Harbîler Arasında
a- Hadisçilerin Görüşü
b- Cumhuru Fukahanın Görüşü
Cumhuru Fukahanın Delilleri
c- İmam Ebu Hanife Ve İmam Muhammed`in Görüşü
Ebû Hanife Ve Muhammed`in Delilleri
2- İslâm Tebaası Arasında
a- Dârulharbe Eman İle Giren Müslümanlar
Arasında
b- Dârulharbde İslâm`a Girip de Henüz Hicret
Etmemiş Olanlarla
İmam-ı Âzam Ebu Hanife`nin Delili
İmâmeyn`in Delili
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZ VE BİZ
I-
BANKALARDAN FAİZ ALINIR MI?
II-
VERESİYE SATTIĞI MALI PEŞİN PARA İLE GERİ ALMAK BEYU`L- İYNE
Veresiye Sat, Peşin Geri Al Ve Faizi Gizle
III-
SATICI İLE ALICI ARASINA GİREN ÜÇÜNCÜ ŞAHIS
Banka Satıcı İle Alıcı Arasına Giren Üçüncü Şahıs
mıdır?
IV-
BANKANIN SATICIYA PARAYI ALICININ ELİ
DEĞMEDEN ÖDEMESİ
El Değmeden Ödeme
El Değmeyen Faiz Ve Servet
V-
KULLANDIĞIMIZ PARALARDAN FAİZ
OLUR
MU?
Yürürlükteki Paralardan Alınan Fazlalık Faiz
Olmaz mı?
VI-
MÜLKÜN KİRASI FAİZ BORCUNU
ÖDERSE...
Borcu Kira Öder Gibi Ödemek
VII-
ASIL SATICI BANKA MI?
İpotek Bankanın Satıcı Olduğuna Delil midir?
Satış Ya da Faiz Sözleşmesi
Para Verip Ev Alıyorum
Sahibinden Ev, Bankadan Para Satın Almak
VIII- HARBÎYE FAİZ VERİLİR Mİ?
Dârulharbde Faizsiz Banka Ve Ticarethane
İGMG (Islamische Gemeinschaft-Milli Görüş)`nin Fetvası
Sonuç, Ya da İddia Ve Fetva
Fetvadaki Eksiklik Ve Yanlışlar
Niçin Böyle Bir Fetva?
Gençliğin İmanını Kurtarmak
Azimet Ve Ruhsat
Deliller Ve Fetva
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZSİZ TİCARET
Hedef Dünya mı, Ahiret mi?
Beşeri Kanunlardan Korkup Allah´ın
Kanunlarına Sırt Çevirmek
Almanya`da Konut Tasarrufu
İşte Adam Gibi Bir Çözüm
Avrupa`da Nasıl Ev Sahibi Olunur?
Cami Alın Faizsiz
Ticaret Ve Faizsiz Cami
Ve Sonuç
KAYNAKLAR
Önsöz
Elime bir fetva metni geçti. Okudum. Altındaki imzalara
bakılırsa, bir kurul tarafından hazırlanmıştı. Fakat metin iyice
incelendiğinde, hiç de öyle olmadığı ve konuya itina
gösterilmediği göze çarpıyordu. Sanki altında imzası bulunanlar,
sadece imza atmakla kalmışlardı. Sırıtan hataları altı kişilik
bir kuruldan hiçbir kimsenin görememiş olmasını doğrusu
yadırgadım. İmlâ hataları bile konuya yeteri kadar ilgi
gösterilmediği intibaı uyandırıyordu. Altı sayfalık bir tenkit
yazısı gönderdim. Mektubumun cevabını beklemeye başladım.
Üç aylık bir bekleyişten sonra,
ilgili dostlarımızı ikna edemediğim düşüncesine kapıldım. Ya
yaptıklarından emindiler, ya da cevap verecek gücü kendilerinde
bulamıyorlardı.
Belki de suyu bulandırmış olmam hoşlarına gitmemişti. Gerçek
niyetleri ancak Allah Teâlâ bilir, yalnız bizim vazifemiz,
gördüğümüz yanlışları düzeltmeye gayret sarf etmektir.
Bu
arada çalışmamızdan haber alan ve Belçika`da yayınlanan bir
dergi konuya sahip çıktı. Bu yazımı yayınlamaya karar verdiler.
Neticede, bu mektubu özel olmaktan çıkartıp, geniş bir araştırma
ve hacim ile Müslümanlara sunmak kalıyordu. Biz de öyle yaptık.
Ülke kavramından başlamak suretiyle, dârulharbte, hatta
dârulislâmda faizi helal sayma eğiliminde olan herkese gücümüzün
yettiği kadar cevap yetiştirmeye gayret ettik.
Konuyu burada bırakmaya gönlümüz razı olmadı. Biz biraz daha
gayret sarfederek elinizdeki bu kitapçığı meydana getirmeyi
-Allah Teâlâ`nın izniyle- başardık.
Gayemiz, hiçbir kimseyi karalamak değildir. Hor görmek,
aşağılamak aklımızın ucundan bile geçmez. Fakat konu gelip
davamıza, yani Allah Teâlâ`nın dinine dayanınca hırçınlaşır,
kabımıza sığmaz oluruz. Asabileşiriz... Köpürürüz... Irmaklar
gibi yatağımıza sığmaz oluruz... Hazreti Ömer hiddeti sarar
benliğimizi... Çünkü üç günlük dünya hayatı ve menfaatinin
hiçbir değeri yoktur gözümüzde. Yaş ağaç gibi sağa sola
eğilmektense, kuru ağaç gibi kırılmayı yeğleriz Allah Teâlâ`nın
izniyle...
Susmak, verilen fetvanın doğruluğunu kabul etmek olurdu. Bu
yüzden harekete geçtik. Bazı noktalarda sesimiz çok sert çıktı.
Bu da hata ve yanlışlara tahammül edemeyişimizden
kaynaklanıyordu. Çünkü Müslümanları ilgilendiren hiçbir konuda
bir tek hatayı bile kabullenemeyiz. Bu yüzden sertleşir, bu
yüzden olanca gücümüzle haykırırız.
Bu
vesile ile kimsenin bu davranışımızdan şikayet etmeye hakkı
olmasa gerek.
Allah Teâlâ`dan, hatalarımızdan doğacak günahlarımızın affını
dilerken, sevabımız olursa, onu da bu fâni dünyadan bâkî dünyaya
göç eylemiş olan Müslümanlara hediye ettiğimizi bildiririz.
Gayret bizden, hidayet ve muaffakiyet yalnız Allah Teâlâ`dandır.
İstanbul 21 C. Evvel 1423
/01
Ağustos 2002
Muhammed M. Okçu
Giriş
Kimileri, evler, işyerleri satın aldılar. Kimileri, cami için
binalar satın aldılar. Kimileri, yine Müslümanlardan ticaretde
kullanmak üzere faizle para satın aldılar. Kimileri de
bankerliğe soyundular. Dârulharbde faiz caizmiş diyen herkes
faiz arenasını doldurdu.
Verilen bir fetva işte bu görevi ifa etmiş ve Müslümanları bir
numaralı faizci yapmıştır. Müslüman tebaa birbirlerini faiz yolu
ile sömürmeye başlamıştır. Borç verip, borç alma devri sona
ermiş, birbirimizi kazıklama devri başlamıştır. El birliği ile
bir yükü omuzlama devri sona ermiş, ferdi sömürme ve ferdî
sömürülme devri başlamıştır. Kapitalist ekonominin faiz
bataklığı, Müslümanların aralarına faiz pisliğinden duvarlar
örmüştür. Bu durum beni fazlasıyla ürkütmekte ve Allah Teâlâ`nın
faizi yasaklamasının arkasındaki gerçekleri görmemi
kolaylaştırmaktadır.
Eksikleri, yanlışları, ve isabetsiz atışları ile bu konuda fetva
verenler, Müslüman toplumu Avrupa`da faiz canavarının ağzına
atmışlardır. Faiz bataklığına batanlar, ya da sürüklenenler,
yardımlaşma duygularını tamamen kaybetmiş durumdadırlar. Halbuki
Allah Teâlâ ve Resûlullah (s.a.v.) bunu asla kabul etmiyor.
Dememiz odur ki, Müslümanlar kaş yapalım derken göz çıkaracak
işlerden geri durmak zorunda olduklarını asla unutmamalıdırlar.
Müslüman, bin kez düşünmek ve bir kez konuşmak zorundadır.
Söylediği sözün, yaptığı işin ve aldığı tavrın sonunun nereye
varacağını iyi hesap etmelidir. Bunu yapmayan bir insanın attığı
bir taşı kuyudan bin kişi çıkartamaz.
Biz,
elimizdeki fetvayı veren kuruma yazdığımız mektupta, bu fetva
ısmarlama bir fetvadır dediğimiz için fena halde alındılar.
Bize kızacaklarına, yaptıkları tahribatın gerçek boyutlarını
görebilmek için sokaklarda bir gezinti yapıp, neticeleri
araştırmaları gerekirdi. Bu fetvanın neticesinde yapılan
alışverişte kazananın ve kaybedenin kimler olduğunu kavramaya
çalışmaları gerekirdi. Fetvalarının bir sürü yanlışı beraberinde
getirdiğini görmek için çaba sarfetmeleri gerekirdi. Daha
vahimi, verdikleri fetvanın, gayesi sadece Allah Teâlâ`nın
rızasını kazanmak olan Müslümanlar arasında tasvip görüp
görmediğini araştırmaları gerekirdi.
Onlar bize; Allah Teâlâ`nın hükümlerini açıklamak için desteğe
ihtiyacımız yok diyecekler. Buna elbette inanıyoruz. Allah`ın
hükümlerini açıklamak ve tebliğ etmek için hiçbir Müslüman bir
başkasından izin almaz, buna ihtiyacı da yoktur. Fakat, kendi
heva ve heveslerine uygun fetvalarla Müslümanları Allah`a isyan
etme noktasına getiren insanlara da bizim ihtiyacımız yoktur
deme durumuna da düşürülmemeliyiz.
Eğer
muhataplarımız, sabredebilir ve de yaptıkları tahribatı
görebilirlerse, bize kızmayacak, aksine Allah Teâlâ`nın bizi,
yanlışlardan dönmeleri için kendilerine bir sebep kıldığını
anlayacaklardır.
Biz,
gücümüzün yettiği kadar araştırıp, hiçbir kapalı nokta
bırakmadan bu konuyu ortaya koymak istiyoruz. Bunun için
isterseniz dâr, yani ülke kavramından başlayalım. Ülke
kavramını ve Müslümanların hangi şartlarda darulharbde
yaşayabileceklerini öğrenmeden darulharbde faiz konusunu anlamak
kolay olmaz.
Bu
düşünce ile konuya önce ülke kavramından başlıyoruz.
BİRİNCİ BÖLÜM
DÂRULİSLÂM DÂRULHARB
Dârulharb ile ilgili faiz konularına geçmeden önce, ülke
kavramını ele almak, dârulislâm ve dârulharb üzerinde durmak
gerekiyor. Harb ülkesinin bize kazandırdıkları ve
kaybettirdikleri şeyler üzerine eğilmek gerekiyor. Hicreti
konuşmak, hicret etmeyenlerin Ahirette karşılaşacakları
tehlikeleri bir bir saymak gerekiyor. Gitmek mi, kalmak mı,
sorusunu enine boyuna konuşmak gerekiyor.
Sahi
Avrupa`da kalmak için ne gerekiyorsa yapan bizler, acaba
kendimize hiç soru soruyor muyuz? Gitsem ne kaybeder, kalsam ne
kazanırım diye düşünüyor muyuz? Ya da kendimize adam gibi
yaşayacağımız bir ülke arıyor muyuz? Böyle bir ülke yoksa bile,
kendimiz ve çocuklarımız için Allah Teâlâ`nın sınırlarını
çizdiği bir ülke kurmak için çaba sarfediyor muyuz? Evet
kendimizi ve çocuklarımızı ne kadar düşünüyoruz?
Daha
açık bir ifade ile, şu ikisi gitmiş biri kalmış üç günlük
dünyada nelerle meşgul olduğumuzu anlamaya çalışıyor ve bunların
gelir gider hesabını yapıyor muyuz?
Biz
verilen bir fetvaya cevap yetiştirelim derken, kendimizi
Avrupa´da ikamet edilir mi, ikamet edilmez mi sorularının
içerisinde bulduk. Bu yüzden de dârulharbde faiz konusunu ele
almadan önce, ülke ve hicret kavramlarının üzerinde durmak
istiyoruz. Bu düşünce ile önce ülke kavramını ve nihayetinde de
hicret konusunu ele alacağız. Dârulharbde yaşamanın maliyetini
öğrenmeden, küfür ülkesine iyice yerleşmek için temel atmak
doğru olmaz deriz.
Dâr`ın (Ülke) Tarifi
Dâr
kelimesi lügatte bina, arsa, mahalle, bina ve arsaların
toplandığı yer manalarına gelir. Bir kavmin konakladığı,
yerleştiği yere de dâr denir. Bu kelime, belde anlamına geldiği
gibi, mecâzen kabile manasına da kullanılır.(1)
İslâm Hukuku lisânında ise, dâr: Bir Müslüman veya gayrimüslim
idarecinin hakimiyeti altındaki ülke manasınadır.(2)
Ülkenin tarifi böyle. Gelelim dârulislâm ve darulharbin
tarifine.
Dârulislâm ve Dârulharbin Tarifi
Ülkenin Müslümanlara ve gayrimüslimlere idare ve hakimiyet
bakımından nisbet edildiğini(3) belirten Debûsî, dârulislâmı
Müslümanların idare ve hakimiyetleri altındaki yer şeklinde
tarif eder.(4) İmâm Serahsî de Dârulislâm, Müslümanların
hakimiyetleri altındaki yerin ismidir der.(5)
Hanefî fakihlerden Kuhistâni`nin yaptığı tarife göre,
Dârulislâm, Müslümanların İmâmı (devlet başkanı)`nın sulta ve
hükmünün yürürlükte olduğu ülke; dârulharb de, kâfirlerin
reisinin emir ve idaresinin yürürlükte olduğu ülkedir.(6)
Hanbelî hukukçu Hacâvi de dârulharbi küfür hüküm ve idaresinin
hakim olduğu ülke olarak tarif eder.(7)
Ülke
kavramı ile dârulharb ve dârulislamın tarifinden sonra
darulharb hukukunu yakından ilgilendiren hicret konusuna
gelelim.
Hicret
Allah´a imanın ve ibadetin tehlikeye düştüğü anda Müslümanın
malından, mülkünden, servetinden ve vatanından vazgeçerek, her
şeyi ile hür olabileceği, nefsinin, neslinin, din ve imanının
tehlikeden uzak yaşayabileceği bir yere göç etmesidir demek
mümkündür. Yani hicret, esaretin yerine hürriyeti seçmektir.
Kula kulluğa zorlandığı yeri terkedip, Allah`a lâyık bir kul
olarak yaşayabileceği bir yere göç etmektir.
Hicretin Lügat Ve Istılahî Manası
Lügatte hicret, terk etmektir. Bir şeye hicret, başkasından ona
intikal anlamına gelir. Din ıstılahında ise, hicret, Allah`ın
nehyettiği şeyi terketmektir.(8) Nitekim Allah Resûlü (s.a.) de,
Muhâcir, kötülüğü terkeden ve Allah`ın yasakladığı şeylerden
hicret edendir buyurmuşlardır.(9)
Hicretin Vukû Bulan Türleri
İslâm´da hicret iki türlü olmuştur.
a)
Korku ülkesinden (dârulhavf), emniyet ülkesine (dârulemn)
hicret. Habeşistan hicreti ile Mekke`den Medine`ye hicretin ilk
başlangıcı gibi.
b)
Dârulküfr`den dârulislâma hicret. Bu da Allah Resûlü`nün
Medine`ye iyice yerleşmesi ve gücü yeten müslümanların O`na
hicret etmelerinden sonraki devreyi kapsar. O zamanlar hicret
Medine`ye göçmeye münhasırdı. Mekke fethinden sonra bu inhisar
kaldırıldı ve hicret genelde gücü yeten müslümanların
dârulharbden göçmeleri şeklinde bâkî kaldı.(10)
İcmâen kıyamete dek hükmü bâkî olan bu hicret hususunda fukaha
şu tafsilatta bulunmuştur.(11)
Kıyamete Kadar Devam Edecek Olan Hicret
a)
Hicret etmeleri vacip olanlar: Dârulharbde dinini izhara
muktedir olmayan ve farzları yerine getiremeyenlerin dârulislâma
hicret etmeleri, hicrete güç ve imkânları varsa vaciptir. Bu
durumda, dâruldarbde ikamet haramdır. Kadınlar, yanlarında
mahremleri bulunmasa da, hicrete imkanları varsa hicret etmeleri
gerekir. Bu konuda deliller şunlardır:
Kur`an-ı Kerim`den:
İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri
zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velâyetiniz yoktur.(12)
Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere
melekler derler ki: Ne işde idiniz? Onlar: Biz yeryüzünde
(dinin emirlerini tatbikten) âcizlerdik derler. Melekler de:
Allah`ın arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret edeydiniz
ya derler. İşte onlar, onların barınakları cehennemdir. O ne
kötü bir yerdir.
Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan za`f ve acz içinde
bırakılıp da hiçbir çareye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol
bulamayanlar müstesna.
İşte onlar, Allah`ın onları affedeceğini umabilirler. Allah çok
affedici, çok yarlığayıcıdır.(13)
Ayetteki bu şiddetli va`îd vücuba delâlet eder. Ayrıca, dinin
vaciplerini (farz) yerine getirmek, ona muktedir olanlara
vaciptir. Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir.
O halde, hicret etmedikçe vacipleri yerine getirmek mümkün
değilse, hicret vacip olur.(14)
Hadis-i Şerif`den:
Allah Resûlü (s.a.v.) Müşrikler arasında ikamet eden
müslümandan beriyim. (15) buyurmuşlardır.
b) Hicret hükmünden istisna edilenler: Dârulharbde dinin
emirlerini yerine getiremeyenlerden, hicrete güç
ve imkanları bulunmayanlar hicret hükmünden istisna
edilmişlerdir. Yukarıda zikredilen âyette bu husus
belirtilmiştir. Kur`an-ı Kerim`de kendilerinden Mustaz`aflar
diye sözedilen bu durumdaki müslümanlar, hicrete imkân buluncaya
kadar dârulharbte kalma ruhsatına sahiptirler.(16)
c)
Hicret etmeleri müstehab olanlar: Dârulharbde dinin
emirlerini serbestçe yerine getirip de bu hususta fitneye maruz
kalmayanların dârulislâma hicret etmeleri vacip değil
müstehabdır. Bu durumda olanlara hicretin vacib olmaması, dinin
emirlerini yerine getirmek hususunda bir baskı ve zulme maruz
kalmamalarıdır. Bunlara hicretin müstehablığı ise, bir
müslümanın İslâm toplumu içinde yaşamasının sosyal ve siyasi
yönden gerekli oluşu ve İslâm dışı bir toplumda kendi inanç ve
hayat tarzını paylaşmayanlarla birlikte yaşamasının zarar ve
mahzurlarından ileri gelmektedir. Yukarıda zikredilen hadisi
şerif yanında bazı âyeti kerimeler de buna işaret etmektedir:
Ey iman edenler, Yahudileri de Nasranileri de kendinize yâr (ve
üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin
yârânıdırlar. İçinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse, o
da onlardandır. Şüphesiz, Allah o zalimler güruhuna muvaffakiyet
vermez.(17)
Diğer taraftan bu durumda olan müslümanlar, dârulharbde ikamet
etmekle her an onlara meyletme tehlikesiyle karşı karşıya
oldukları gibi, gayrimüslim topluluğun çok görülmesine de yardım
etmiş olurlar. Dinlerini izhara ve yaşamaya muktedir olsalar
bile, orada acz ve hakimiyet altındadırlar. İslâm ülkesine
hicret etmekle hem müslümanlara destek ve yardımcı olurlar, hem
de gayrimüslim bir toplumda kalarak Allah`a isyana ve münkere
şahid olmaktan kurtulurlar.
Dârulharbde dinin emirlerini ifaya muktedir olan müslümanların
hicret etmelerinin vacip olmayışının bir delili de, Allah Resûlü
(s.a.)`in, amcası Abbas`a (r.a.) Mekke`de ikamet müsaadesi
vermiş olmasıdır. Ayrıca, Benî Adiyy kabilesinin yoksul ve
yetimlerini barındıran Nuaym en-Nahhâm hicret etmek istediğinde,
kavmi ona gelerek, dininin icaplarını yerine getirmede tamamen
serbest olacağını belirtip aralarında kalmalarını istediler. O
da bir müddet kaldıktan sonra hicret ettiğinde Allah Resûlü
(s.a.) ona şöyle buyurmuştu: Kavmin sana benim kavmimin bana
muamelesinden hayırlı çıktı. Kavmim beni yurdumdan çıkardı ve
beni öldürmek istedi. Senin kavmin ise seni korudu ve sana
eziyete mani oldu. O da: Ey Allahın Resûlü, aksine senin
kavmin seni Allah`a itaate ve düşmanlarıyla cihada çıkardı.
Benim kavmim ise beni hicretten ve Allah`a itaattan alıkoydu
dedi.(18)
Şâfiî âlimlerin belirttiğine göre, dârulharbde dinini izhara
muktedir olan müslüman, orada İslâm`ın zuhuru ve yayılmasını
umuyorsa, kalması hicret etmesinden efdaldir. Orada imtina ve
itizâle muktedir olup da, hicretiyle müslümanlara yardımcı söz
konusu olmazsa, orada ikameti vaciptir. Çünkü Şâfiî fukahaya
göre, dârulharbde müslümanın imtina ve itizâle, yani onlara
karşı kendisini korumaya ve müstakil olarak yaşamaya muktedir
olduğu yer dârulislâmdır, orayı terk ederse o yer dârulharbe
dönüşeceğinden, terki caiz değildir.(19)
Daha önce belirtildiği gibi Mekke Fethinden önce, dinlerini
izhara muktedir olmayıp da hicrete imkanı olanların, Allah
Resûlü`ne yardım ve İslam esaslarını öğrenmeleri bakımından,
hicret etmeleri farzdı. Bunlara, tekrar yurtlarına dönme ve
Resûlullah`ı terk etme ruhsatı da verilmedi. Veda Hutbesi`nde
Hiçbir muhacir, ibadetlerini ifâdan sonra Mekke`de üç günden
fazla kalmasın buyuruldu. Bu husus yalnız Mekke ehline
münhasırdı. Allah onları methetmiş ve yalnız onlar için
Muhacirler tabirini kullanmıştır. Diğer dârulharblerden
gelenler, ülkeleri dârulislâma dönüşünce geri gidebilirler.(20)
Bazı Hanbelî âlimlerin belirttiğine göre, dârulharbden ayrı
olarak, raks ve i`tizâlî fikirler gibi bazı sapık âdet ve
görüşlerin hakim olduğu beldelerle, bağî (âsî)lerin elinde
bulunan yerlerden de hicret etmek vacibtir.(21) İmam Mâlik de,
Selef`e küfredilen beldelerde ikameti mekruh addederlerdi.(22)
Dârulharbde İkâmet
Dârulharbde ikametle ilgili bir hadisi şerif şöyledir: Cerir b.
Abdullah`dan (r.a.): Allah Resûlü (s.a.) Has`am kabilesine bir
seriyye gönderdi. Baskın esnasında secdeye kapanan bir grup
insan da o arada öldürüldü. Durum Resûlullah`a bildirilince,
onlar için yarım diyet tazminata hükmetti ve şöyle buyurdu:
Müşrikler arasında ikamet
eden müslümandan beriyim.
Neden ey Allah`ın Resûlü? diye sorduklarında: Ateşlerini
görmüyor musun? buyurdu.(23)
Hadisde sözü edilen müslümanlar, müslüman oldukları anlaşılır da
düşmanla birlikte öldürülmezler diye secdeye kapanmışlardı. Bu
hadisden anlaşılacağı üzere, birisi ateş yakınca diğerinin
görebileceği kadar yakın bir mesafede müslümanların
gayrimüslimlerle beraber yaşamaları yasaklanmış olup, bu da
hicretin gerekliliğini ifade eder.(24)
Semure b. Cundeb (r.a.)`ın Nebi (s.a.)`den yaptığı rivayette
şöyle buyurulur: Müşriklerle ikamet etmeyin, onlara
karışmayın. Kim onlarla, ikamet eder veya onlara karışırsa,
onlar gibidir.(25)
İslâm toplumu dışında yaşamak, yalnızlık ve zaaf hissi
uyandırır. Aşağılık duygusu doğurarak gitgide gayrimüslimlere
tabi olmaya yol açar. Halbuki İslam, müslümanın kendisini güçlü,
izzetli ve hakim hissetmesini, kendi üzerinde Allah`ın
sultasından başka hakimiyet duymamasını ister. Bu sebepledir ki,
İslâm hakimiyetinin bulunmadığı yerde ikamet haram kılınmıştır,
meğer ki orada dinin icaplarını ifaya muktedir ve bu hususta
fitneden emin olunsun. Aksi takdirde, hicrete muktedir olur da
hicret etmezse, mezkur hadisde de belirtildiği gibi, İslâm ondan
beridir. Zelil ve hakir olmamak için böyle yerlerden hicret
etmek gerekir. Yoksa içinde bulunduğu hale alışarak sesini
çıkarmazsa, nefsine zulümle Allah`a küfretmiş olur.(26)
Bugün bizler, müslümanları esaret altında tutan ve bizlerin
oyları ile devleti idare makamına gelenlerle savaşmak yerine en
basit yolu seçiyoruz. Avrupa ve Amerika`ya kaçıyoruz. Görünüşde
oralarda rahatız. Kendi ülkelerimizden her bakımdan daha
müsamaha ile karşılıyorlar. Halkı müslüman, ama idaresi
zalimlerden oluşan müslüman ülkelerdeki baskı ve zulümden uzak
yaşıyoruz.
Fakat buralarda uzun vadeli bir asimilasyon bizi bekliyor.
Bizleri azar azar yok ediyorlar. İki nesilde yarı yarıya
kaybolduk durumdayız. Dördüncü nesile varıncaya kadar kaç
müslüman kalacak dersiniz?
Avrupa`da Müslümanları Bekleyen Tehlike
Kendimizi ve nesillerimizi büyük tehlikeler bekliyor. Dinden
uzaklaşıyor, din ve imanımızı kaybediyor, onlara benzemeye
başlıyoruz. Her an aşağılık duygusu ile yaşıyoruz. Allah Teâlâ
yasak ettiği halde kadınlarımız gayrimüslimlerle evleniyorlar.
Fu-huş yuvaları bizim kadın ve kızlarımızla dolu. Evlilik yolu
ile gayrimüslim kadınlardan doğan çocukların büyük bir kısmı
gayrimüslim terbiye ile dinden, imandan uzak yetişiyorlar.
Erkeklerimizin gayrimüslim kadınlarla yaptıkları zina ile
meydana getirdikleri çocuklar gayrimüslim olarak yetişiyorlar.
Kısacası bizler, bu diyarda kayboluyoruz, kayboluyor!..
İngiliz devlet idarecilerinin yabancılar için uzun vadeli
planları var. Onlar diyorlar ki: Beyaz ve sarı ırkı bir,
değilse iki, veya üçüncü nesilde İngilizleştiririz. Bizim gibi
yer, bizim gibi içer, bizim gibi giyinir, bizim gibi düşünür,
bizim gibi inanır ve bizim gibi yaşarlar. Fakat şu zenciler yok
mu? Onların derilerinin rengini bile değiştiremiyoruz.
Bu
planı alın ve Avrupa`da yaşayan müslümanlara uygulanıp
uygulanmadığını araştırın. Ya da bu söz etrafında burada yaşayan
müslümanların neler kaybettiklerini ortaya koymaya çalışın.
Ulaştığınız sonuçlar ve gördükleriniz akıllarınızı başınızdan
almıyor, beyinlerinizi patlatmıyorsa, siz zaten onlardan
olmuşsunuz demektir.
Aslını, neslini ve zürriyetini bir, iki, veya üç nesil sonra
kaybedeceğini bilen bir müslüman, ne diye küfür diyarında
ikametde ısrar ediyor ki? Bu kayboluşa sebep olmasından dolayı
Allah Teâlâ tarafından hesaba çekilmeyeceğinden emin midir?
Kim
Demiş Dârulharbde Yaşanır?
Sizlere bazı misaller vererek, dârulharbde yaşanır mı yaşanmaz
mı sorusuna cevap vermenizi istiyorum.
İngiltere`den:
Bir yahudi kadın ile evlenen Ankaralı bir vatandaş, öldükten
sonra cesedi eşi tarafından tam dört ay buzlukta bekletilip,
sonra da yakıldı. Neden böyle yaptığını soranlara: O sağlığında
bana çektirdi. Ben de şimdi ona cezasını ödetiyorum cevabını
vermiştir. Cenazeyi babası bile alamadı kadının elinden. İngiliz
mahkemeleri kadının lehine karar verdi: Bu onun kocasıdır.
Ölüye istediğini yapmak bu kadının hakkıdır. Ve acılı baba
evladının cenazesini alamadan geri döndü.
Bir
başka Türk`ün cenazesi imam ile defni anında hıristiyan olan
İngiliz eşi tarafından papaz çağrıldığına ben şahidim.
Yine
Kıbrıslı Mehmet Hüseyin, adını Michael Harrison olarak
değiştirmiştir. Bu adamın ölüsü de yine imamın önüne geldi.
Geçelim Almanya`ya:
Küfür diyarında dinini, imanını, namusunu, aslını ve ahlakını
kaybeden baba, abi, kardeş, amca, dayı ve dedelerin tecavüzüne
uğrayarak fuhuş bataklığına düşen onüç ondört yaşlarındaki kız
çocukların sayısını bana kim söyleyebilir?
Hapishaneleri dolduran insanların % 76`sını Türk gençlerinin
oluşturması sizlere neyi anlatıyor?
Müslüman olduklarını söyleyen ana ve babaların fuhuş yuvalarını
dolduran kızlarının sayısı ne kadardır acaba?
Ana-babası müslüman olan kız ve erkeklerin müslüman olmayan
insanlarla evlenmeleri neyin habercisidir?
Ya
uyuşturucu, alkol ve sigara bataklığına saplanan çocukların
sayısı ne kadar?
Bir elinde uyuşturucu, bir elinde alkol şişesi, ağzında sigara
ile ondört yaşındaki müslüman ana ve babadan doğma bir erkek
çocuğun, gecenin saat üçünde bir Alman erkeğin evine bu adamla
sarmaş dolaş girerken görseniz, siz ne düşünürdünüz?
Kocasının kendi arkadaşı ile, kendisi de arkadaşının kocası ile
zina ettiğini ballandıra ballandıra anlatan kadın, kendilerinin
ve kocalarının pezevenk, deyyus ve fahişelikleri neyin eseri
dersiniz? Yabancı ile yatma da arkadaşım ile yat diyen erkeklere
ne dersiniz? Domuzlar gibi yaşamayı seçenler size bir şeyler
anlatmıyor mu?
Otuz
yıldan beri Almanya`da yaşayan bir vatandaşımızın: Benim Alman
kadınlardan en az elli çocuğum vardır demesi neyi anlatıyor
sizlere? Buradaki insanımızın hıristiyan bir nesil yetiştirmekte
olduğunu ne zaman kabul edeceğiz.
Bu
durumda müslümanın Avrupa`da yaşayabileceğini kim söyleyecek
bana? Hâlâ kuyruğu dik tutmak için niye emek sarfediliyor ki?
Bari gerçeği kabul edin de, sonra ne yaparsanız yapın. Olur
mu?..
Gelin Hicreti Konuşalım
Dârulharbde ikameti değil de hicreti konuşsak daha iyi olmaz mı?
Allah Teâlâ`nın emirlerini yerine getirebileceğimiz yerlere
hicret etsek olmaz mı?
Yaratılmışların eftaliyet sıralamasında en alt sırada bulunan
hayvanlardan daha aşağı bir makama inmiş olan bu milletlerin
arasından sıyrılıp çıksak, olmaz mı?
Zürriyetimizin devamı, inancımızın yara almaması, imanımızın
korunması, ahlakımızın bozulmaması, namusumuzun kirlenmemesi,
şerefimizin haysiyetimizin, iffetimizin yok olmaması için
hicreti konuşsak olmaz mı?
Kendimiz ve neslimiz için hicreti konuşsak olmaz mı?
Ben
Hicret Ettim Arkadaş
İşin
şakası bir yana, bazı arkadaşlarımız, Avrupa`ya hicret
ettiklerini söylüyorlar. Yani Türkiye`deki zulümden kaçanlar,
kendilerini ya Avrupa´da, ya da Amerika`da buluyorlar.
Hiçbirimiz Asya, ya da Afrika`ya hicret etmeyi düşünmüyoruz.
Çünkü Avrupa ve Amerika bize bol para, rahat bir hayat
vadediyor. Yani bizler paraya, mala, servete hicret ediyoruz.
Bunu da memleketimizde huzurumuzun olmaması ile kamufle
ediyoruz. Yani nedenimiz de var.
İslâm`ın hakimiyeti için hiçbir hareketi olmayanlar...
Bulundukları Tağut düzenine boyun eğenler... Tağut düzenini
Allah`a imana tercih edenler... Bunlar her yere hicret edebilir,
istedikleri yerde yaşayabilirler. Kendilerinin, evlatlarının,
şereflerinin, haysiyetlerinin, namuslarının, iffetlerinin
kaybolması onlar için önemli değildir. Yeter ki yaşıyor
görünsünler...
Fakat müslüman, dininin emirlerini ifa edemediği, namus iffet,
haysiyet ve neslinin tehlikede olduğu yerden hicret etmek
zorundadır. Dini için, nefsi için, neslinin geleceği için bunu
yapmak zorundadır.
Dârulharb Hukuku Ve Müslüman
Avrupa`da bulunan müslümanlar, hem bulundukları ülkelerin maddî
nimetlerinden o ülkelerin vatandaşları kadar faydalanacaklar,
hem de dârulharb hukukundan istifade edecekler. Müsbet konularda
bulundukları ülkelerin yaşantısına uygun bir davranış biçimini
sergileyip kabul ederlerken, menfi konularda, yani haram ve
helalleri ilgilendiren konularda dârulharb hukuku devreye
girecek. Daha açık bir ifade ile işimize gelirse dârulharb
hukukuna müracaat edeceğiz, işimize gelmezse dârulharb hukukunun
yanından bile geçmeyeceğiz.
Beyler!..
Konu
faizcilik olduğu zaman, dârulharb hukukunun orasını burasını
yontarak, kendilerine bir pay çıkarabilecekler; ama, aynı
hukukun içerisinde olan dârulharbde ikamet, ya da hicret gibi
konulara sağır kalabileceklerdir.
Buyurun buradan yakın beyler!..
Eğer
biz idaresi İslâm olmayan ülkelerde yaşayacaksak, İslâm
hukukunun ortaya koyduğu hükümlere toptan uymaya çalışalım.
Yoksa işimize geldiği gibi hareket ederek etrafımıza pislik
saçmayalım. Yaptığımız yanlışlar hem kendimize, hem de dinimize
zarar verir. Dikkatli ve uyanık olmak zorundayız.
Bizim bu lakâid hallerimize bakarak, İslâm dinini seçecek olan
gayrimüslimler bu kararlarından vazgeçebilirler. Yani biz adam
gibi yaşarsak, diğerlerine iyi örnek olur ve kazançlı
çıkabiliriz. Maddî kazançlarımızı bu dünyada bırakıp
gideceğimize göre, manevi kazançlara ihtiyacımız var demektir.
İKİNCİ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZ VE GÖRÜŞLER
Dârulharbde faizli muameleler konusunda bir ittifak olmadığını
öncelikle belirtelim. Caiz görenlerin de sakıncaları mevcut.
Dârulharbde faiz caizdir diyenler, dârulharbde yaşayan
müslümanlar arasında da caizdir diyemiyorlar. Dârulharbde
müslümanların aleyhine olacak faizli muamelelere evet diyen hiç
kimse yok. Yani faizden fazlalığı harbînin alabileceğine işaret
eden hiçbir delil yok. Bunun mubah olduğunu söyleyen hiçbir alim
yok.
1- İslâm Tebaası İle Harbîler Arasında
Dârulharbde müslümanların faizli muamelelerde bulunmalarının
hükmü hususunda cumhuru fukaha ile Ebu Hanife ve İmam Muhammed
arasında ihtilâf mevcuttur. Hadisçiler ve Zahirîler cumhuru
fukahanın yanında yer alırken(27), İmâmiyye (Caferiyye) mezhebi
de Ebu Hanife ve İmam Muhammed`in yanında yer alır.(28)
A-
Hadisçilerin Görüşü:
Mekhûl`ün rivayet ettiği Dârulharbde, müslüman ile harbî
arasında faiz yoktur hadisi mürseldir. Mürsel hadis,
dinde hüccet değildir. Bu görüş üzerinde hadis hâfız ve
münekkîdleri ittifak etmişler ve eserlerinde böyle
söylemişlerdir(29)
İmam
Müslim, Sahîh`inin mukaddimesinde: Bizim ve hadisçilerin
kesin kanaati şudur ki, mürsel hüccet olamaz.demektedir.
Mürsel konusunda hadisçilerin tavrı budur. Yani mürsel hadisi
dinde hüccet kabul etmezler. Fıkıh alimlerinden bazıları mürsel
hadisin ravileri güvenilirse, hüccet kabul ederler.
Bunun yanında İmam Şafi, Mekhûl`ün rivayet ettiği hadisin sabit
olmadığını ve hüccet kabul edilemeyeceğini ileri sürer.(30)
İbn
Kudâme de, bu rivayetin mürsel olduğunu ve sihhatinin
bilinmediğini; haram oluşu Kur`an, Sünnet ve İcmâ ile sabit olan
faizin haramlığını, hiçbir sahih, müsned ve mevsûk kitapda
geçmeyen meçhul bir hadisle terkin caiz olmayacağını söyler.
Buna rağmen hadisin sabit olma ihtimalinin bulunduğunu ve nehiy
manasına da gelebileceğini belirtir. ...Artık hacda kadına
yaklaşmak, günah yapmak, kavga etmek yoktur(31) âyetindeki
(yoktur)un ifadesi gibi.(32)
B-
Cumhuru Fukahânın Görüşü:
Mâlikî, Şafî ve Hanbelî mezhepleri fukahası ile Hanefî
mezhebinden Ebû Yusuf`a göre, müslümanların dârulharbde
harbîlerle faiz muamelesinde bulunmaları, faiz alıp vermeleri
haramdır, bu mahiyetteki muameleler dârulislâmda olduğu gibi
dârulharbde de caiz değildir.(33)
Zâhiriler de bu görüşdedirler.(34)
Cumhuru Fukahanın Delilleri:
a)
Faizin haram olduğunu belirten âyet-i kerime ve hadislerin
mutlak ve umumî ifadeleri faizin her yerde haram olduğunu
gösterir. İşte bu âyet ve hadislerden bazıları:
Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmıştan başka bir
halde kalkmazlar. Böyle olması da onların alışveriş de ancak
riba gibidir demelerindendir. Halbuki Allah alışverişi helâl,
ribayı haram kılmıştır...(35)
Ey iman edenler, mü`minler iseniz Allah`dan korkun, faizden
kalanı bırakın.(36)
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: ...Kim artırır veya
artırmayı isterse, muhakkak riba yapmış olur...(37)
b)
Dârulislâmda haram olan bir şey, dârulharbde de haramdır. Bu
hususta mekân ve ülke ayrılığının tesiri yoktur. Dârulislâmda
caiz olmayan böyle bir muamele dârulharbde de caiz değildir.
c)
Faizin haramlığı hem müslüman, hem de harbî için sabit
olduğundan böyle bir muamelede bulunmaları caiz değildir.
Müslümana nisbetle faiz yasağı âyet ve hadislerle sabittir.
Harbîye gelince, gayrimüslimler haram olan hükümlere
muhatabdırlar genel hukuk kâidesine göre, faiz ona da haramdır.
Nitekim Kur`an-ı Kerim`de de şöyle buyurulur:
...Nehyedilmelerine rağmen riba almaları, halkın mallarını
haksız yere yemeleri sebebiyledir ki biz,
(evvelce) kendileri
için helâl kılınan temiz ve güzel şeyleri üzerlerine haram
kıldık.(38)
C- İmam Ebu Hanife Ve İmam Muhammed`in Görüşü:
İmâm-ı Azam Ebû Hanife ve İmâm Muhammed`e göre, dârulharbde
müslüman ile harbî arasında faiz muamelesi caizdir. Bunun
gibi, hanefî mezhebinde fasid kabul edilen
alışveriş ve ticarî muameleler (39), kan, domuz ve ölmüş hayvan
eti satmak, bahis ve kumar oynamak da caizdir. Bu hususta zimmî
de müslüman gibidir, harbî ile sözü geçen muamelelerde
bulunabilir. Dârulharbde İslâm`a girip de henüz hicret etmemiş
müslümanın harbî ile yapacağı bu tür muamelelerde de hüküm
aynıdır.(40)
Ancak, gerek faiz muamelesi ve gerek bir faiz akdi sayılan fasid
ticarî muamelelerde, faizi veya akdin fesadına sebep olan
fazlayı müslümanın alması gerekir. Faizde fazlalığı harbînin
alması halinde böyle bir muamele caiz olmaz. Kumarda da durum
aynıdır, müslümanın kazanması halinde caizdir.
İbni
Humâm şöyle der: Dârulharbde ribânın caiz oluşu hükmü umumî bir
ifadedir, faizin her iki tarafça da alınıp verilmesini içine
alır. Fakat bu mesele hanefî imamların dersinde ele alındığında,
onlar bununla müslümanın fazlalığı almasını kasdetmişlerdi.
...Verilen cevab her ne kadar faizin caiz olduğu şeklinde umum
ifade ediyorsa da, illet ve hüküm münasebetinden fazlaya ancak
müslüman sahib olursa bunun caiz olacağı anlaşılır(41) Bunları
kaydeden İbn Âbidin, Serahsînin ifadelerinin de buna delâlet
ettiğini söyler. Serahsî bu hususta şöyle der: Müslüman
dârulharbe eman ile girdiğinde, onların mallarını kendi
arzularıyla hangi yolla olursa olsun almasında bir beis yoktur.
İster faiz olarak, ister kumarla ve ister domuz veya ölmüş
hayvan eti satmakla olsun. Müslüman emanla girdiğinden, onların
mallarını rızaları olmadan alması caiz değildir. Rızaları bu
akidlerle sağlanınca, müslüman böylece mubah bir mala malik olur
ki, bu da caizdir.(42)
Ebu
Hanife Ve Muhammed`in Delilleri:
a) Mekhûl`ün rivâyet ettiği
hadisde: Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
Dârulharbte, müslüman ile harbî
arasında faiz yoktur.
Bu
hadis her ne kadar garib ve mürsel ise de, Mekhûl sika
(güvenilir) bir fakihtir. Böyle bir râvinin mürsel hadisi de
hüccettir.(43) Hadisde kastedilen husus, dârulharbde müslüman
ile harbî arasında hukuken faiz hükmünün cereyan etmeyeceğini
ifade eder.(44)
b)
Muhtelif hadislerde Resûlullah`ın (s.a.) Vedâ Hutbesi`nde şöyle
buyurduğu rivayet edilir: ... Câhiliyye devrine ait faizler
kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk faiz de Abbas b.
Abdilmuttalib`in faizidir...(45)
Evvelce İslâm`a girmiş bulunan Hz. Abbâs, faizi yasaklayan
âyetin nüzulünden önce olduğu gibi sonra da Mekke`de faiz
muamelesi yapmaktaydı. Mekke o sıralarda dârulharbti. Allah
Resûlü (s.a.) yukarıdaki sözleriyle, fetihden sonra faiz
hususunda husumet olmayacağını ve o zamana kadar henüz alınmamış
bulunan faizlerin artık alınamayacağını belirtmişlerdi. Bu
hususta Kur`an-ı Kerim`de de şöyle buyurulur: Ey iman
edenler, mü`minler iseniz, Allah`dan korkun, faizden kalanı
bırakın.(46) Hz. Peygamber, amcası Abbas`ı Mekke`de faiz
muamelesinde bulunmaktan daha önce menetmemişti. Mekke fethinden
sonra ise, yukarıda zikredilen sözleriyle, o zamana kadar henüz
tahsil etmediği faiz alacaklarını iptal etmiş, kaldırmıştı.
Bundan anlaşılan, dârulharbde müslümanın harbîden faiz almasının
caiz olduğudur.(47)
Yukarıda zikredilen âyeti kerime ile Allah Resûlü`nün
(s.a.) sözleri, o zamana kadar alınmış bulunan faizlerin geçerli
oldu-ğu, henüz tahsili yapılmamış faizlerin de iptal
edildiği hususunda
uyuşmaktadır. Yine hadisden anlaşılacağı üzere, dârulharbde
müslümanlarla harbîler arasında geçen akidler hukuken fasid bile
olsalar, ülke fethedildiği zaman daha önce alınmış
faizler hak-kında feshedilmezler. Çünkü bilinmektedir ki, faizi
yasaklayan âyetin nüzulü ile
Mekke`de irâd edilen hutbe
ve Resûlullah
(s.a.)`in alınmamış faizleri iptali
arasında, fetihden önce Mekke`de birçok faiz
muamelesi yapılmıştı. Allah
Resûlü
(s.a.) bunlardan
hiçbirisi hakkında fesih takibatında bulunmadı. Sadece
o zamana kadar tahsili yapılmayan faiz alacakları iptal
edildi.(48)
c)
Benu Nadîr yahudileri ile yapılan savaştan sonra, malla-rını da
yanlarına alarak yurtlarından çıkmalarına müsaade edil-di.
Müslümanlarda bulunan ve henüz vadesi gelmemiş olan alacakları
hususunda da Allah Resûlü (s.a.), eğer hemen almak istiyorlarsa
meblağdan biraz indirmelerini söyleyerek şöyle buyurdu:
Eksiltiniz ve hemen alınız.(49) Böyle bir muamele
müslümanlar arasında caiz değildir. Benu Nadîr ise ehl-i harbti.
Bundan anlaşılıyor ki müslümanlar arasında caiz olmayan bu tür
bir muamele, müslüman ile harbî arasında caiz
olmakta-dır.(50)
d)
Dârulharbde harbînin malı mubahtır. Müslüman dârulharbe emanla
girdiğinde, onların can ve mallarına zarar vermeyeceğine bu eman
ile söz vermiştir. Bu sebeple, onlara hıyanette bulunmak
haramdır. Ancak, herhangi bir yolla harbînin rızasını sağlayarak
malını alması caizdir. Zira bu durumda, hıyanetten sakınmış
olur. Gerek faiz ve kumarla ve gerek müslümanlar arasında caiz
olmayan bir takım ticarî muameleler yoluyla müslüman harbînin
rızasını temin ederek onun aslında mubah olan malına malik olmuş
olur. Bu da alelâde mubah malları temellük gibidir.
e)
Hicretten önce Mekke`de, Elif Lâm Mim. Rum(lar)
mağlup oldu. Yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilmelerinin
ardından birkaç yıl içinde galib olacaklar.(51)
âyeti nâzil olduğu zaman, Kureyş müşrikleri bu haberin doğruluğu
üzerine Hz. Ebubekir`e (r.a.) bahse girme teklifinde bulundular.
O da kabul etti. Durumun kendisine bildirilmesi üzerine
Resûlullah (s.a.) gidip bahse konan payı artırmasını ve
belirlenen müddeti de uzatmasını söyledi. Hz Ebubekir de öyle
yaptı. Yıllar sonra Rumlar Farsları mağlub edince Hz Ebubekir
bahse konan malı alarak getirdi ve Resûlullah`ın (s.a.) isteği
üzerine onu tasattuk etti. Böyle bir kumar muamelesi müslümanlar
arasında caiz değildir. Hz. Peygamber, İslâm hükümlerinin tatbik
edilmediği Mekke`de Hz. Ebubekir ile müşrikler arasında buna
cevaz verdi. Çünkü Ebubekir (r.a.) o zaman dâruşşirkte idi.(52)
Daha
önce temas edildiği gibi, müslümanın kazanması halinde
dârulharbde oynanan kumar caizdir, aksi halde değildir. Bu
hâdisede ise iki tarafın da bahse mal koydukları görülmektedir.
Ancak, Hz. Ebubekir`in kazanacağı âyet hükmüyle kesin
olduğundan, Ebu Hanife ve Muhammed`in bu vakadan istidlâlleri
doğru olabilir. Müslümanın kazanacağı kesin değilse, bahis ve
kumara pay koyması caiz olamaz. Payı koyan yalnız harbî ise,
böyle bir oyuna katılmak caizdir.
f) Hz. Peygamber (s.a.) Mekke`de bir gün Rükâne`ye rastladı.
Rükâne güreş teklif edince, O da kabul
etti. Bahse de Rükâne koyunlarının 1/3`ünü koydu. Allah Resûlü,
Rükâne`yi defalarca yenerek koyunlarının hepisini aldı. Bunun
üzerine Rükâne: Benim sırtımı kimse yere getirememişti, beni
yenen de sen değilsin! demiş ve Resûlullah da tekerrümen
koyunlarını ona iade etmişti. Eğer böyle bir muamele caiz
olmasaydı, Resûlullah (s.a.) yapmazdı.(53)
2- İslâm Tebaası Arasında
Dârulharbe eman ile giren müslümanların kendi aralarında-ki
faizli muameleler dârulislâmda olduğu gibi dârulharbde de
haramdır. Fakat dârulharbde müslüman olup da, İslâm ülkesi-ne
hicret etmemiş olanlar konusunda ittifak yoktur.
a)
Dârulharbe Eman İle Giren Müslümanlar Arasında
Dârulharbe gerek eman (pasaport)la giren ve gerekse orada esir
olarak bulunan müslümanlar arasında faiz alınıp verilmesi ve
fâsid ticarî muamelelerde bulunulması haramdır. Zimmîler için de
hüküm böyledir. Çünkü bunların hepsinin malı masum ve mütekavvim
olup, aralarında ancak dârulislâmda caiz olan muameleler
geçerlidir. Ebu Hanife ve iki talebesi bu hususta ittifak
halindedirler.
b-Dârulharbte İslâm`a Girip de Henüz Hicret
Etmemiş Olanlarla
Ancak, dârulharbde İslâm`a girip de henüz dârulislâma hicret
etmemiş bulunan müslümanların birbirleriyle veya yukarıda sözü
geçenlerle faiz ve fasid alışverişlerde bulunmaları hususunda
Ebu Hanife ile Ebu Yusuf ve Muhammed arasında ihtilaf vardır.
Ebu Hanife`ye göre bu tür muameleler caizdir, Ebu Yusuf ve
Muhammed`e göre ise caiz değildir. Görüldüğü gibi, İmâm Muhammed
bu meselede Ebu Hanife`den ayrılmaktadır.(54)
İmam-ı Âzam Ebu Hanife`nin Delili:
Faiz
almak harbîde olduğu gibi malı itlaf manasınadır. Dârulharbde
müslüman olup da hicret etmeyenin malı ise itlaf halinde tazmini
gerektirmez. Çünkü canına karşı yapılan tecavüzde de tazmin
sözkonusu değildir, öldürüldüğü zaman ne kısas ve ne de diyet
gerekir. Onun malı da canı da dinen masum olmasına rağmen,
hukuken masum yani mütekavvim değildir. Bu sebeple onun malı da
harbînin malı gibidir. Ancak, onunla yapılan bu nevi muameleler
mekruhtur. Müslüman olmakla günah hakkında (diyâneten) malı için
ismet sabit olmuştur, fakat ahkâm hakkında (kazâen) ismetin
sübûtu için ülke (dârulislâm) ile ihraz şarttır.
İmâmeyn`in Delili:
Dârulhabde İslâm`a giren kimsenin malı masum ve mütekavvimdir.
Bu hususta diğer müslümanlar gibidir. Binaenaleyh, oraya emanla
giren iki müslüman arasında faizli işlemler nasıl caiz değilse,
hicret etmeyen müslümanla veya onların birbirleriyle bu nevi
muamelelerde bulunmaları da caiz değildir. Bu hususta, harbîde
olduğu gibi kendi rızasıyla malını verdiği de iddia edilemez.
Çünkü şer`ân bir müslümanın kendi malını itlaf hususunda rızası
geçerli değil, haramdır: Artıran da, artırmayı isteyen de
muhakkak ribâ yapmıştır.(55) hadisi bunu gösterir.
Bu
müslüman dârulislâma geldikten sonra dârulharbe dönecek olursa,
onunla faiz muameleleri yapmak ittifakla caiz değildir. Çünkü bu
suretle dârulislâma hicret ve malını da ihraz etmiş olur.
Dârulharbde müslümanın harbî ile faiz muamelesinde bulunması
hususunda bazı muasır müellifler de cumhuru fukahanın görüşünü
tercih etmektedir.(56) Bu müelliflerden ez Zuhaylî, harbînin
malının ganimet yoluyla mubah ve helâl sayılmasının, onun malını
medenî akidlerle almaktan ayrı olduğunu, bu akitler vasıtasıyla
almanın haram irtikaba teşvik ve haram işlemeğe yol açacağını
ileri sürer. Bu görüşün aynı zamanda, İslâm prensiplerinin
yüceliğine ve gayrimüslimler önünde kudretini korumaya delâlet
ettiğini, böylece her yerde insanların İslâm esaslarından
etkileneceğini söyler.(57) Haramdan kasıt, zarardan korunma ve
ondaki mefsedetten sakınmadır. Bu sebeple, İslâm`da haramın
şümûl, ta`mim ve ittiradla vasıflanması gerekir. Bu hususta
şahıs, gurup ve mekânlar arasında fark olmamalıdır. Müslüman
ister yönetici, ister alelade bir fert ve ister İslâm
ülkelerinde, ister küfür ülkelerinde bulunsun. Bu sebepledir ki,
İmâm Malik, Şafiî, Evzâ`î, Ebû Yûsuf ve İshâk gibi birçok
hukukçu, harama delâlet eden ilgili nassların ıtlakına dayanarak
faizin dârulislâmda olduğu gibi dârulharbde de haram olacağını
ileri sürerler.(58) Şunu da belirtmek gerekir ki, her ne kadar
Ebu Hanife ve Muhammed dârulharbte harbîden faiz alınmasını
ve onunla fasid akidler yapılmasını caiz görüyorlarsa da, buna
dayanarak müslümanın her fırsatta bu tür muamelelere tevessülü
doğru değildir. Bu hukukî görüş ve izahlarla belirtilmek istenen
asıl husus, dârulharbde cereyan eden bu nevi muamelelerle ilgili
olarak dârulislâmda açılacak davalarda, mahkemece akdin iptaline
hüküm verilmeyeceği ve muamelenin hukuken geçerli sayılacağıdır.
(59)
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZ VE BİZ
Dârulharbde, cumhurun caiz değildir demesine rağmen İmam-ı
Âzam ve İmam Muhammed müslümanların harbîden faiz almalarının
caiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat dârulharbde müslümanın
harbîye faiz vermesine caiz diyen hiçbir kimse yoktur. Yalnız
yirmibirinci asrın yarı mektepli ukalâsı, Kur`an, Sünnet, İcmâ
ve Kıyasın karşısına geçip, müslüman dârulharbde harbiye faiz
verir demişlerdir.
Altları delik kovalarla değirmene su taşıyan bu insanların
ortaya koydukları delilleri biz birer birer inceledik. Delil ya
da delil sayılan konuların hiçbirinin harbiye faiz vererek para
ve mal satın alma ile asla ilgisi yok.
Armut ile elmanın kıyası gibi bir kıyas.. Yazı tura oyunu ile
verilen fetva... İki ile ikinin çarpımından üç çıkaran
anlayış...
I-
BANKADAN FAİZ ALINIR MI?
Bugün için, Avrupada ya da herhangi bir küfür ülkesinde
bankadan faiz alınıp yenilir mi? Böyle bir davranış bize neye
mal olur? Kazanır mı, kaybeder miyiz?
Bu
gibi soruları daha da çoğaltabiliriz.
Başından beri yaptığımız araştırmalar ve gösterdiğimiz
tepkilerde İmam-ı Âzâm ve İmam Muhammed`e karşı bir tavrımız
yoktur. Olmamalıdır da. Fakat bu iki müçtehidin mezkur
görüşlerinin bugün için tatbikinin sorgulanması vardır. Bu
gereklidir. Çünkü küfür milleti, zarardan kâr sağlamayı öğrenmiş
ve bugünkü sistem içerisinde banka düzeni ile istisnasız önüne
geleni sömürmeyi başarmıştır. Türkiye`deki son ekonomik
bunalımın temelinde de faiz ve banka sistemi yatmaktadır.
Böyle bir sisteme, yani sömürü sistemine sahip kuruma değil faiz
vermek, almak bile müslümanı mahşer günü hesabını veremeyecek
duruma düşürmesinden korkuyoruz. Cehenneme odun olmamak için
uyarılarımızı yapmak istiyoruz. Varsın, kendilerini Allâme-i
Cihan kabul edenler, bol keseden atsınlar. Biz faiz çukuruna
düşenleri tutup kaldırmaya devam edelim.
Yine
tekrar edelim: Ebu Hanife ve İmam Muhammed`e göre harbîden faiz
alınır.
İmam-ı Azam ve İmam Muhammed bu hükmü verirken, parayı iktisadî
bir silâh olarak düşünüp, müslümanın onu kafirin ülkesinde ve
onun rızasıyla, herhangi bir yolla alabileceğini, böylece onu
iktisaden zayıf düşüreceğini,
müslümanın hiçbir surette
faiz veremeyeceğini, yani fazlalığı müslümanın alması halinde
bunun caiz olabileceğini kastettiklerini, arkadaşları olan
imamlar açıklamışlardır. Nitekim İmam-ı Azam kumarı da
aynı kategoriye sokmuş ve yüzde yüz kazanacağını bilmesi halinde
müslüman dârulharbte bir harbî ile kumar oynayabilir, demiş ve
meseleye Rum Sûresinin başında işaret edilen ve Hz. Ebu Bekir`in
şirk diyarı olan Mekkelilerle girdiği bahsi delil göstermiştir.
Çünkü bahsin kumardan başka bir anlamı yoktur ama Hz. Ebu Bekir
kazanacağını Allah Resûlü`nün haber vermesiyle kesinlikle
bilmektedir. Durum böyle olunca İmamı Azam ve İmam Muhammed`in
cumhurun karşısındaki bu görüşlerini alsak dahi, günümüzde
müslümanın hiçbir yerde onların görüşüne göre de banka faizi
alıp yiyemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü faiz
sistemi artık değişmiş ve fertlerin yerini müesseseler almıştır.
Diyelim ki Almanya`da bir müslüman 100 markını bankaya yatırmış
ve meselâ yılda % 10 faiz almış, sene sonunda da parası 110 mark
olmuş olsun. Banka, hali hazırdaki sisteme göre bu sayede bu
mevduatın (ankes hesabı ayrıldıktan sonra) yaklaşık 5 katı kredi
verebilecek ve daha yük-sek, meselâ % 15 faiz uygulayacağından 5
x 15=75 DM. kazanmış olacaktır. Yani müslüman Ahmet kendi
kazandığı 10 DM. karşılığında Alman Hans`a 65 DM. Kazandırmış
olacaktır. Görüldüğü gibi buna caiz diyen hiçbir İslâm hukukçusu
yoktur. Türkiye için durum daha da değişiktir. Dârulharb
olduğunu söyleyen görüşten hareket etsek dahi, faiz müessesesi
dediğimiz gibi bir banka olacaktır. Ve banka Yahudi Mişon`un ve
Mişonlaşan Türkün olsa bile bir taraftan Ahmet Ağa yatırıp,
öbür taraftan Mehmet Ağa almış olacağından, bir yönüyle müslüman
faiz ver-miş, öbür yönüyle de müslüman, müslümandan faiz almış
olacaktır. Bu ise hiç caiz görülmez.(60)
Böyle bir durumda hıristiyan Hans ve yahudi Mişon`dan başkası
köşeyi dönemeyecektir. Müslüman Ahmet de, kendisini öldürecek
silah ve mermiyi altın tepsilerle anasının helal sütü gibi
katillerine sunacaktır.
Bugün için İmâm-i Âzam ve Muhammed`in görüşleri uygulanamaz.
Yani faizden fazlalığı müslüman alsa bile kazanan harbî oluyor.
Çünkü harbînin bankasına yatırdığım paramdan alacağım faizin
daha fazlasını o, ben paramı başkalarına faize vererek
|