|
DÂRULHARB
VE
FAİZ
MUHAMMED M. OKÇU
Merhum Babama...
Bütün ömrünü benim terbiyem, insanlığa faydalı ve lazım olan bir
müslüman olmam için harcamaktan sakınmayan merhum babamın aziz
ruhuna bu çalışmamı hediye ediyorum. Asla bükülmeyen, ama,
gerekirse İslam davası için parça parça kırılmayı her zaman
tercih eden babama, Allah Teâlâdan rahmet, hidayet ve af; Allah
Teâlânın sevgili kulu ve Rasûlü, İki Cihan Güneşi peygamberimiz
Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhi-s Selamdan da mahşer gününde
şefaat dileniyorum. Amin!..
M.
M. Okcu
Muhammed Mücahid Okcu
15.01.1958 yılında Yozgatta doğdu. 1979-1980 öğretim yılında
İzmit İmam Hatip Lisesini bitirdi. Bir yıl Diyanet İşleri
Başkanlığı bünyesinde İmam Hatip olarak görev yaptı. 1981-1982
öğretim yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne kaydoldu. 1985
yılında Marmara Üniver-sitesi İlahiyat Fakultesini bitirdi. Bir
yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Eğitimi devam ettirmek üzere
yurt dışına çıktı.
Çeşitli konularda araştırmalar yaptı. Elinizdeki bu kitap
yazarın ilk eseridir. Yarım düzüne basılmaya hazır eseri olan M.
M. Okçu, evli ve iki çocuk babasıdır.
İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş
BİRİNCİ BÖLÜM
DÂRULİSLÂM DÂRULHARB
Dâr`ın (Ülke) Tarifi
Dârulislâm ve Dârulharbin Tarifi
Hicret
Hicretin Lügat Ve Istılahî Manası
Hicretin Vukû Bulan Türleri
Kıyamete Kadar Devam Edecek Olan Hicret
Dârulharbde İkâmet
Avrupa`da Müslümanları Bekleyen Tehlike
Kim Demiş Dârulharbde Yaşanır?
Gelin Hicreti Konuşalım
Ben Hicret Ettim Arkadaş
Dârulharb Hukuku Ve Müslüman
İKİNCİ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZ VE GÖRÜŞLER
1- İslâm Tebaası İle Harbîler Arasında
a- Hadisçilerin Görüşü
b- Cumhuru Fukahanın Görüşü
Cumhuru Fukahanın Delilleri
c- İmam Ebu Hanife Ve İmam Muhammed`in Görüşü
Ebû Hanife Ve Muhammed`in Delilleri
2- İslâm Tebaası Arasında
a- Dârulharbe Eman İle Giren Müslümanlar
Arasında
b- Dârulharbde İslâm`a Girip de Henüz Hicret
Etmemiş Olanlarla
İmam-ı Âzam Ebu Hanife`nin Delili
İmâmeyn`in Delili
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZ VE BİZ
I-
BANKALARDAN FAİZ ALINIR MI?
II-
VERESİYE SATTIĞI MALI PEŞİN PARA İLE GERİ ALMAK BEYU`L- İYNE
Veresiye Sat, Peşin Geri Al Ve Faizi Gizle
III-
SATICI İLE ALICI ARASINA GİREN ÜÇÜNCÜ ŞAHIS
Banka Satıcı İle Alıcı Arasına Giren Üçüncü Şahıs
mıdır?
IV-
BANKANIN SATICIYA PARAYI ALICININ ELİ
DEĞMEDEN ÖDEMESİ
El Değmeden Ödeme
El Değmeyen Faiz Ve Servet
V-
KULLANDIĞIMIZ PARALARDAN FAİZ
OLUR
MU?
Yürürlükteki Paralardan Alınan Fazlalık Faiz
Olmaz mı?
VI-
MÜLKÜN KİRASI FAİZ BORCUNU
ÖDERSE...
Borcu Kira Öder Gibi Ödemek
VII-
ASIL SATICI BANKA MI?
İpotek Bankanın Satıcı Olduğuna Delil midir?
Satış Ya da Faiz Sözleşmesi
Para Verip Ev Alıyorum
Sahibinden Ev, Bankadan Para Satın Almak
VIII- HARBÎYE FAİZ VERİLİR Mİ?
Dârulharbde Faizsiz Banka Ve Ticarethane
İGMG (Islamische Gemeinschaft-Milli Görüş)`nin Fetvası
Sonuç, Ya da İddia Ve Fetva
Fetvadaki Eksiklik Ve Yanlışlar
Niçin Böyle Bir Fetva?
Gençliğin İmanını Kurtarmak
Azimet Ve Ruhsat
Deliller Ve Fetva
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZSİZ TİCARET
Hedef Dünya mı, Ahiret mi?
Beşeri Kanunlardan Korkup Allah´ın
Kanunlarına Sırt Çevirmek
Almanya`da Konut Tasarrufu
İşte Adam Gibi Bir Çözüm
Avrupa`da Nasıl Ev Sahibi Olunur?
Cami Alın Faizsiz
Ticaret Ve Faizsiz Cami
Ve Sonuç
KAYNAKLAR
Önsöz
Elime bir fetva metni geçti. Okudum. Altındaki imzalara
bakılırsa, bir kurul tarafından hazırlanmıştı. Fakat metin iyice
incelendiğinde, hiç de öyle olmadığı ve konuya itina
gösterilmediği göze çarpıyordu. Sanki altında imzası bulunanlar,
sadece imza atmakla kalmışlardı. Sırıtan hataları altı kişilik
bir kuruldan hiçbir kimsenin görememiş olmasını doğrusu
yadırgadım. İmlâ hataları bile konuya yeteri kadar ilgi
gösterilmediği intibaı uyandırıyordu. Altı sayfalık bir tenkit
yazısı gönderdim. Mektubumun cevabını beklemeye başladım.
Üç aylık bir bekleyişten sonra,
ilgili dostlarımızı ikna edemediğim düşüncesine kapıldım. Ya
yaptıklarından emindiler, ya da cevap verecek gücü kendilerinde
bulamıyorlardı.
Belki de suyu bulandırmış olmam hoşlarına gitmemişti. Gerçek
niyetleri ancak Allah Teâlâ bilir, yalnız bizim vazifemiz,
gördüğümüz yanlışları düzeltmeye gayret sarf etmektir.
Bu
arada çalışmamızdan haber alan ve Belçika`da yayınlanan bir
dergi konuya sahip çıktı. Bu yazımı yayınlamaya karar verdiler.
Neticede, bu mektubu özel olmaktan çıkartıp, geniş bir araştırma
ve hacim ile Müslümanlara sunmak kalıyordu. Biz de öyle yaptık.
Ülke kavramından başlamak suretiyle, dârulharbte, hatta
dârulislâmda faizi helal sayma eğiliminde olan herkese gücümüzün
yettiği kadar cevap yetiştirmeye gayret ettik.
Konuyu burada bırakmaya gönlümüz razı olmadı. Biz biraz daha
gayret sarfederek elinizdeki bu kitapçığı meydana getirmeyi
-Allah Teâlâ`nın izniyle- başardık.
Gayemiz, hiçbir kimseyi karalamak değildir. Hor görmek,
aşağılamak aklımızın ucundan bile geçmez. Fakat konu gelip
davamıza, yani Allah Teâlâ`nın dinine dayanınca hırçınlaşır,
kabımıza sığmaz oluruz. Asabileşiriz... Köpürürüz... Irmaklar
gibi yatağımıza sığmaz oluruz... Hazreti Ömer hiddeti sarar
benliğimizi... Çünkü üç günlük dünya hayatı ve menfaatinin
hiçbir değeri yoktur gözümüzde. Yaş ağaç gibi sağa sola
eğilmektense, kuru ağaç gibi kırılmayı yeğleriz Allah Teâlâ`nın
izniyle...
Susmak, verilen fetvanın doğruluğunu kabul etmek olurdu. Bu
yüzden harekete geçtik. Bazı noktalarda sesimiz çok sert çıktı.
Bu da hata ve yanlışlara tahammül edemeyişimizden
kaynaklanıyordu. Çünkü Müslümanları ilgilendiren hiçbir konuda
bir tek hatayı bile kabullenemeyiz. Bu yüzden sertleşir, bu
yüzden olanca gücümüzle haykırırız.
Bu
vesile ile kimsenin bu davranışımızdan şikayet etmeye hakkı
olmasa gerek.
Allah Teâlâ`dan, hatalarımızdan doğacak günahlarımızın affını
dilerken, sevabımız olursa, onu da bu fâni dünyadan bâkî dünyaya
göç eylemiş olan Müslümanlara hediye ettiğimizi bildiririz.
Gayret bizden, hidayet ve muaffakiyet yalnız Allah Teâlâ`dandır.
İstanbul 21 C. Evvel 1423
/01
Ağustos 2002
Muhammed M. Okçu
Giriş
Kimileri, evler, işyerleri satın aldılar. Kimileri, cami için
binalar satın aldılar. Kimileri, yine Müslümanlardan ticaretde
kullanmak üzere faizle para satın aldılar. Kimileri de
bankerliğe soyundular. Dârulharbde faiz caizmiş diyen herkes
faiz arenasını doldurdu.
Verilen bir fetva işte bu görevi ifa etmiş ve Müslümanları bir
numaralı faizci yapmıştır. Müslüman tebaa birbirlerini faiz yolu
ile sömürmeye başlamıştır. Borç verip, borç alma devri sona
ermiş, birbirimizi kazıklama devri başlamıştır. El birliği ile
bir yükü omuzlama devri sona ermiş, ferdi sömürme ve ferdî
sömürülme devri başlamıştır. Kapitalist ekonominin faiz
bataklığı, Müslümanların aralarına faiz pisliğinden duvarlar
örmüştür. Bu durum beni fazlasıyla ürkütmekte ve Allah Teâlâ`nın
faizi yasaklamasının arkasındaki gerçekleri görmemi
kolaylaştırmaktadır.
Eksikleri, yanlışları, ve isabetsiz atışları ile bu konuda fetva
verenler, Müslüman toplumu Avrupa`da faiz canavarının ağzına
atmışlardır. Faiz bataklığına batanlar, ya da sürüklenenler,
yardımlaşma duygularını tamamen kaybetmiş durumdadırlar. Halbuki
Allah Teâlâ ve Resûlullah (s.a.v.) bunu asla kabul etmiyor.
Dememiz odur ki, Müslümanlar kaş yapalım derken göz çıkaracak
işlerden geri durmak zorunda olduklarını asla unutmamalıdırlar.
Müslüman, bin kez düşünmek ve bir kez konuşmak zorundadır.
Söylediği sözün, yaptığı işin ve aldığı tavrın sonunun nereye
varacağını iyi hesap etmelidir. Bunu yapmayan bir insanın attığı
bir taşı kuyudan bin kişi çıkartamaz.
Biz,
elimizdeki fetvayı veren kuruma yazdığımız mektupta, bu fetva
ısmarlama bir fetvadır dediğimiz için fena halde alındılar.
Bize kızacaklarına, yaptıkları tahribatın gerçek boyutlarını
görebilmek için sokaklarda bir gezinti yapıp, neticeleri
araştırmaları gerekirdi. Bu fetvanın neticesinde yapılan
alışverişte kazananın ve kaybedenin kimler olduğunu kavramaya
çalışmaları gerekirdi. Fetvalarının bir sürü yanlışı beraberinde
getirdiğini görmek için çaba sarfetmeleri gerekirdi. Daha
vahimi, verdikleri fetvanın, gayesi sadece Allah Teâlâ`nın
rızasını kazanmak olan Müslümanlar arasında tasvip görüp
görmediğini araştırmaları gerekirdi.
Onlar bize; Allah Teâlâ`nın hükümlerini açıklamak için desteğe
ihtiyacımız yok diyecekler. Buna elbette inanıyoruz. Allah`ın
hükümlerini açıklamak ve tebliğ etmek için hiçbir Müslüman bir
başkasından izin almaz, buna ihtiyacı da yoktur. Fakat, kendi
heva ve heveslerine uygun fetvalarla Müslümanları Allah`a isyan
etme noktasına getiren insanlara da bizim ihtiyacımız yoktur
deme durumuna da düşürülmemeliyiz.
Eğer
muhataplarımız, sabredebilir ve de yaptıkları tahribatı
görebilirlerse, bize kızmayacak, aksine Allah Teâlâ`nın bizi,
yanlışlardan dönmeleri için kendilerine bir sebep kıldığını
anlayacaklardır.
Biz,
gücümüzün yettiği kadar araştırıp, hiçbir kapalı nokta
bırakmadan bu konuyu ortaya koymak istiyoruz. Bunun için
isterseniz dâr, yani ülke kavramından başlayalım. Ülke
kavramını ve Müslümanların hangi şartlarda darulharbde
yaşayabileceklerini öğrenmeden darulharbde faiz konusunu anlamak
kolay olmaz.
Bu
düşünce ile konuya önce ülke kavramından başlıyoruz.
BİRİNCİ BÖLÜM
DÂRULİSLÂM DÂRULHARB
Dârulharb ile ilgili faiz konularına geçmeden önce, ülke
kavramını ele almak, dârulislâm ve dârulharb üzerinde durmak
gerekiyor. Harb ülkesinin bize kazandırdıkları ve
kaybettirdikleri şeyler üzerine eğilmek gerekiyor. Hicreti
konuşmak, hicret etmeyenlerin Ahirette karşılaşacakları
tehlikeleri bir bir saymak gerekiyor. Gitmek mi, kalmak mı,
sorusunu enine boyuna konuşmak gerekiyor.
Sahi
Avrupa`da kalmak için ne gerekiyorsa yapan bizler, acaba
kendimize hiç soru soruyor muyuz? Gitsem ne kaybeder, kalsam ne
kazanırım diye düşünüyor muyuz? Ya da kendimize adam gibi
yaşayacağımız bir ülke arıyor muyuz? Böyle bir ülke yoksa bile,
kendimiz ve çocuklarımız için Allah Teâlâ`nın sınırlarını
çizdiği bir ülke kurmak için çaba sarfediyor muyuz? Evet
kendimizi ve çocuklarımızı ne kadar düşünüyoruz?
Daha
açık bir ifade ile, şu ikisi gitmiş biri kalmış üç günlük
dünyada nelerle meşgul olduğumuzu anlamaya çalışıyor ve bunların
gelir gider hesabını yapıyor muyuz?
Biz
verilen bir fetvaya cevap yetiştirelim derken, kendimizi
Avrupa´da ikamet edilir mi, ikamet edilmez mi sorularının
içerisinde bulduk. Bu yüzden de dârulharbde faiz konusunu ele
almadan önce, ülke ve hicret kavramlarının üzerinde durmak
istiyoruz. Bu düşünce ile önce ülke kavramını ve nihayetinde de
hicret konusunu ele alacağız. Dârulharbde yaşamanın maliyetini
öğrenmeden, küfür ülkesine iyice yerleşmek için temel atmak
doğru olmaz deriz.
Dâr`ın (Ülke) Tarifi
Dâr
kelimesi lügatte bina, arsa, mahalle, bina ve arsaların
toplandığı yer manalarına gelir. Bir kavmin konakladığı,
yerleştiği yere de dâr denir. Bu kelime, belde anlamına geldiği
gibi, mecâzen kabile manasına da kullanılır.(1)
İslâm Hukuku lisânında ise, dâr: Bir Müslüman veya gayrimüslim
idarecinin hakimiyeti altındaki ülke manasınadır.(2)
Ülkenin tarifi böyle. Gelelim dârulislâm ve darulharbin
tarifine.
Dârulislâm ve Dârulharbin Tarifi
Ülkenin Müslümanlara ve gayrimüslimlere idare ve hakimiyet
bakımından nisbet edildiğini(3) belirten Debûsî, dârulislâmı
Müslümanların idare ve hakimiyetleri altındaki yer şeklinde
tarif eder.(4) İmâm Serahsî de Dârulislâm, Müslümanların
hakimiyetleri altındaki yerin ismidir der.(5)
Hanefî fakihlerden Kuhistâni`nin yaptığı tarife göre,
Dârulislâm, Müslümanların İmâmı (devlet başkanı)`nın sulta ve
hükmünün yürürlükte olduğu ülke; dârulharb de, kâfirlerin
reisinin emir ve idaresinin yürürlükte olduğu ülkedir.(6)
Hanbelî hukukçu Hacâvi de dârulharbi küfür hüküm ve idaresinin
hakim olduğu ülke olarak tarif eder.(7)
Ülke
kavramı ile dârulharb ve dârulislamın tarifinden sonra
darulharb hukukunu yakından ilgilendiren hicret konusuna
gelelim.
Hicret
Allah´a imanın ve ibadetin tehlikeye düştüğü anda Müslümanın
malından, mülkünden, servetinden ve vatanından vazgeçerek, her
şeyi ile hür olabileceği, nefsinin, neslinin, din ve imanının
tehlikeden uzak yaşayabileceği bir yere göç etmesidir demek
mümkündür. Yani hicret, esaretin yerine hürriyeti seçmektir.
Kula kulluğa zorlandığı yeri terkedip, Allah`a lâyık bir kul
olarak yaşayabileceği bir yere göç etmektir.
Hicretin Lügat Ve Istılahî Manası
Lügatte hicret, terk etmektir. Bir şeye hicret, başkasından ona
intikal anlamına gelir. Din ıstılahında ise, hicret, Allah`ın
nehyettiği şeyi terketmektir.(8) Nitekim Allah Resûlü (s.a.) de,
Muhâcir, kötülüğü terkeden ve Allah`ın yasakladığı şeylerden
hicret edendir buyurmuşlardır.(9)
Hicretin Vukû Bulan Türleri
İslâm´da hicret iki türlü olmuştur.
a)
Korku ülkesinden (dârulhavf), emniyet ülkesine (dârulemn)
hicret. Habeşistan hicreti ile Mekke`den Medine`ye hicretin ilk
başlangıcı gibi.
b)
Dârulküfr`den dârulislâma hicret. Bu da Allah Resûlü`nün
Medine`ye iyice yerleşmesi ve gücü yeten müslümanların O`na
hicret etmelerinden sonraki devreyi kapsar. O zamanlar hicret
Medine`ye göçmeye münhasırdı. Mekke fethinden sonra bu inhisar
kaldırıldı ve hicret genelde gücü yeten müslümanların
dârulharbden göçmeleri şeklinde bâkî kaldı.(10)
İcmâen kıyamete dek hükmü bâkî olan bu hicret hususunda fukaha
şu tafsilatta bulunmuştur.(11)
Kıyamete Kadar Devam Edecek Olan Hicret
a)
Hicret etmeleri vacip olanlar: Dârulharbde dinini izhara
muktedir olmayan ve farzları yerine getiremeyenlerin dârulislâma
hicret etmeleri, hicrete güç ve imkânları varsa vaciptir. Bu
durumda, dâruldarbde ikamet haramdır. Kadınlar, yanlarında
mahremleri bulunmasa da, hicrete imkanları varsa hicret etmeleri
gerekir. Bu konuda deliller şunlardır:
Kur`an-ı Kerim`den:
İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri
zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velâyetiniz yoktur.(12)
Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere
melekler derler ki: Ne işde idiniz? Onlar: Biz yeryüzünde
(dinin emirlerini tatbikten) âcizlerdik derler. Melekler de:
Allah`ın arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret edeydiniz
ya derler. İşte onlar, onların barınakları cehennemdir. O ne
kötü bir yerdir.
Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan za`f ve acz içinde
bırakılıp da hiçbir çareye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol
bulamayanlar müstesna.
İşte onlar, Allah`ın onları affedeceğini umabilirler. Allah çok
affedici, çok yarlığayıcıdır.(13)
Ayetteki bu şiddetli va`îd vücuba delâlet eder. Ayrıca, dinin
vaciplerini (farz) yerine getirmek, ona muktedir olanlara
vaciptir. Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir.
O halde, hicret etmedikçe vacipleri yerine getirmek mümkün
değilse, hicret vacip olur.(14)
Hadis-i Şerif`den:
Allah Resûlü (s.a.v.) Müşrikler arasında ikamet eden
müslümandan beriyim. (15) buyurmuşlardır.
b) Hicret hükmünden istisna edilenler: Dârulharbde dinin
emirlerini yerine getiremeyenlerden, hicrete güç
ve imkanları bulunmayanlar hicret hükmünden istisna
edilmişlerdir. Yukarıda zikredilen âyette bu husus
belirtilmiştir. Kur`an-ı Kerim`de kendilerinden Mustaz`aflar
diye sözedilen bu durumdaki müslümanlar, hicrete imkân buluncaya
kadar dârulharbte kalma ruhsatına sahiptirler.(16)
c)
Hicret etmeleri müstehab olanlar: Dârulharbde dinin
emirlerini serbestçe yerine getirip de bu hususta fitneye maruz
kalmayanların dârulislâma hicret etmeleri vacip değil
müstehabdır. Bu durumda olanlara hicretin vacib olmaması, dinin
emirlerini yerine getirmek hususunda bir baskı ve zulme maruz
kalmamalarıdır. Bunlara hicretin müstehablığı ise, bir
müslümanın İslâm toplumu içinde yaşamasının sosyal ve siyasi
yönden gerekli oluşu ve İslâm dışı bir toplumda kendi inanç ve
hayat tarzını paylaşmayanlarla birlikte yaşamasının zarar ve
mahzurlarından ileri gelmektedir. Yukarıda zikredilen hadisi
şerif yanında bazı âyeti kerimeler de buna işaret etmektedir:
Ey iman edenler, Yahudileri de Nasranileri de kendinize yâr (ve
üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin
yârânıdırlar. İçinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse, o
da onlardandır. Şüphesiz, Allah o zalimler güruhuna muvaffakiyet
vermez.(17)
Diğer taraftan bu durumda olan müslümanlar, dârulharbde ikamet
etmekle her an onlara meyletme tehlikesiyle karşı karşıya
oldukları gibi, gayrimüslim topluluğun çok görülmesine de yardım
etmiş olurlar. Dinlerini izhara ve yaşamaya muktedir olsalar
bile, orada acz ve hakimiyet altındadırlar. İslâm ülkesine
hicret etmekle hem müslümanlara destek ve yardımcı olurlar, hem
de gayrimüslim bir toplumda kalarak Allah`a isyana ve münkere
şahid olmaktan kurtulurlar.
Dârulharbde dinin emirlerini ifaya muktedir olan müslümanların
hicret etmelerinin vacip olmayışının bir delili de, Allah Resûlü
(s.a.)`in, amcası Abbas`a (r.a.) Mekke`de ikamet müsaadesi
vermiş olmasıdır. Ayrıca, Benî Adiyy kabilesinin yoksul ve
yetimlerini barındıran Nuaym en-Nahhâm hicret etmek istediğinde,
kavmi ona gelerek, dininin icaplarını yerine getirmede tamamen
serbest olacağını belirtip aralarında kalmalarını istediler. O
da bir müddet kaldıktan sonra hicret ettiğinde Allah Resûlü
(s.a.) ona şöyle buyurmuştu: Kavmin sana benim kavmimin bana
muamelesinden hayırlı çıktı. Kavmim beni yurdumdan çıkardı ve
beni öldürmek istedi. Senin kavmin ise seni korudu ve sana
eziyete mani oldu. O da: Ey Allahın Resûlü, aksine senin
kavmin seni Allah`a itaate ve düşmanlarıyla cihada çıkardı.
Benim kavmim ise beni hicretten ve Allah`a itaattan alıkoydu
dedi.(18)
Şâfiî âlimlerin belirttiğine göre, dârulharbde dinini izhara
muktedir olan müslüman, orada İslâm`ın zuhuru ve yayılmasını
umuyorsa, kalması hicret etmesinden efdaldir. Orada imtina ve
itizâle muktedir olup da, hicretiyle müslümanlara yardımcı söz
konusu olmazsa, orada ikameti vaciptir. Çünkü Şâfiî fukahaya
göre, dârulharbde müslümanın imtina ve itizâle, yani onlara
karşı kendisini korumaya ve müstakil olarak yaşamaya muktedir
olduğu yer dârulislâmdır, orayı terk ederse o yer dârulharbe
dönüşeceğinden, terki caiz değildir.(19)
Daha önce belirtildiği gibi Mekke Fethinden önce, dinlerini
izhara muktedir olmayıp da hicrete imkanı olanların, Allah
Resûlü`ne yardım ve İslam esaslarını öğrenmeleri bakımından,
hicret etmeleri farzdı. Bunlara, tekrar yurtlarına dönme ve
Resûlullah`ı terk etme ruhsatı da verilmedi. Veda Hutbesi`nde
Hiçbir muhacir, ibadetlerini ifâdan sonra Mekke`de üç günden
fazla kalmasın buyuruldu. Bu husus yalnız Mekke ehline
münhasırdı. Allah onları methetmiş ve yalnız onlar için
Muhacirler tabirini kullanmıştır. Diğer dârulharblerden
gelenler, ülkeleri dârulislâma dönüşünce geri gidebilirler.(20)
Bazı Hanbelî âlimlerin belirttiğine göre, dârulharbden ayrı
olarak, raks ve i`tizâlî fikirler gibi bazı sapık âdet ve
görüşlerin hakim olduğu beldelerle, bağî (âsî)lerin elinde
bulunan yerlerden de hicret etmek vacibtir.(21) İmam Mâlik de,
Selef`e küfredilen beldelerde ikameti mekruh addederlerdi.(22)
Dârulharbde İkâmet
Dârulharbde ikametle ilgili bir hadisi şerif şöyledir: Cerir b.
Abdullah`dan (r.a.): Allah Resûlü (s.a.) Has`am kabilesine bir
seriyye gönderdi. Baskın esnasında secdeye kapanan bir grup
insan da o arada öldürüldü. Durum Resûlullah`a bildirilince,
onlar için yarım diyet tazminata hükmetti ve şöyle buyurdu:
Müşrikler arasında ikamet
eden müslümandan beriyim.
Neden ey Allah`ın Resûlü? diye sorduklarında: Ateşlerini
görmüyor musun? buyurdu.(23)
Hadisde sözü edilen müslümanlar, müslüman oldukları anlaşılır da
düşmanla birlikte öldürülmezler diye secdeye kapanmışlardı. Bu
hadisden anlaşılacağı üzere, birisi ateş yakınca diğerinin
görebileceği kadar yakın bir mesafede müslümanların
gayrimüslimlerle beraber yaşamaları yasaklanmış olup, bu da
hicretin gerekliliğini ifade eder.(24)
Semure b. Cundeb (r.a.)`ın Nebi (s.a.)`den yaptığı rivayette
şöyle buyurulur: Müşriklerle ikamet etmeyin, onlara
karışmayın. Kim onlarla, ikamet eder veya onlara karışırsa,
onlar gibidir.(25)
İslâm toplumu dışında yaşamak, yalnızlık ve zaaf hissi
uyandırır. Aşağılık duygusu doğurarak gitgide gayrimüslimlere
tabi olmaya yol açar. Halbuki İslam, müslümanın kendisini güçlü,
izzetli ve hakim hissetmesini, kendi üzerinde Allah`ın
sultasından başka hakimiyet duymamasını ister. Bu sebepledir ki,
İslâm hakimiyetinin bulunmadığı yerde ikamet haram kılınmıştır,
meğer ki orada dinin icaplarını ifaya muktedir ve bu hususta
fitneden emin olunsun. Aksi takdirde, hicrete muktedir olur da
hicret etmezse, mezkur hadisde de belirtildiği gibi, İslâm ondan
beridir. Zelil ve hakir olmamak için böyle yerlerden hicret
etmek gerekir. Yoksa içinde bulunduğu hale alışarak sesini
çıkarmazsa, nefsine zulümle Allah`a küfretmiş olur.(26)
Bugün bizler, müslümanları esaret altında tutan ve bizlerin
oyları ile devleti idare makamına gelenlerle savaşmak yerine en
basit yolu seçiyoruz. Avrupa ve Amerika`ya kaçıyoruz. Görünüşde
oralarda rahatız. Kendi ülkelerimizden her bakımdan daha
müsamaha ile karşılıyorlar. Halkı müslüman, ama idaresi
zalimlerden oluşan müslüman ülkelerdeki baskı ve zulümden uzak
yaşıyoruz.
Fakat buralarda uzun vadeli bir asimilasyon bizi bekliyor.
Bizleri azar azar yok ediyorlar. İki nesilde yarı yarıya
kaybolduk durumdayız. Dördüncü nesile varıncaya kadar kaç
müslüman kalacak dersiniz?
Avrupa`da Müslümanları Bekleyen Tehlike
Kendimizi ve nesillerimizi büyük tehlikeler bekliyor. Dinden
uzaklaşıyor, din ve imanımızı kaybediyor, onlara benzemeye
başlıyoruz. Her an aşağılık duygusu ile yaşıyoruz. Allah Teâlâ
yasak ettiği halde kadınlarımız gayrimüslimlerle evleniyorlar.
Fu-huş yuvaları bizim kadın ve kızlarımızla dolu. Evlilik yolu
ile gayrimüslim kadınlardan doğan çocukların büyük bir kısmı
gayrimüslim terbiye ile dinden, imandan uzak yetişiyorlar.
Erkeklerimizin gayrimüslim kadınlarla yaptıkları zina ile
meydana getirdikleri çocuklar gayrimüslim olarak yetişiyorlar.
Kısacası bizler, bu diyarda kayboluyoruz, kayboluyor!..
İngiliz devlet idarecilerinin yabancılar için uzun vadeli
planları var. Onlar diyorlar ki: Beyaz ve sarı ırkı bir,
değilse iki, veya üçüncü nesilde İngilizleştiririz. Bizim gibi
yer, bizim gibi içer, bizim gibi giyinir, bizim gibi düşünür,
bizim gibi inanır ve bizim gibi yaşarlar. Fakat şu zenciler yok
mu? Onların derilerinin rengini bile değiştiremiyoruz.
Bu
planı alın ve Avrupa`da yaşayan müslümanlara uygulanıp
uygulanmadığını araştırın. Ya da bu söz etrafında burada yaşayan
müslümanların neler kaybettiklerini ortaya koymaya çalışın.
Ulaştığınız sonuçlar ve gördükleriniz akıllarınızı başınızdan
almıyor, beyinlerinizi patlatmıyorsa, siz zaten onlardan
olmuşsunuz demektir.
Aslını, neslini ve zürriyetini bir, iki, veya üç nesil sonra
kaybedeceğini bilen bir müslüman, ne diye küfür diyarında
ikametde ısrar ediyor ki? Bu kayboluşa sebep olmasından dolayı
Allah Teâlâ tarafından hesaba çekilmeyeceğinden emin midir?
Kim
Demiş Dârulharbde Yaşanır?
Sizlere bazı misaller vererek, dârulharbde yaşanır mı yaşanmaz
mı sorusuna cevap vermenizi istiyorum.
İngiltere`den:
Bir yahudi kadın ile evlenen Ankaralı bir vatandaş, öldükten
sonra cesedi eşi tarafından tam dört ay buzlukta bekletilip,
sonra da yakıldı. Neden böyle yaptığını soranlara: O sağlığında
bana çektirdi. Ben de şimdi ona cezasını ödetiyorum cevabını
vermiştir. Cenazeyi babası bile alamadı kadının elinden. İngiliz
mahkemeleri kadının lehine karar verdi: Bu onun kocasıdır.
Ölüye istediğini yapmak bu kadının hakkıdır. Ve acılı baba
evladının cenazesini alamadan geri döndü.
Bir
başka Türk`ün cenazesi imam ile defni anında hıristiyan olan
İngiliz eşi tarafından papaz çağrıldığına ben şahidim.
Yine
Kıbrıslı Mehmet Hüseyin, adını Michael Harrison olarak
değiştirmiştir. Bu adamın ölüsü de yine imamın önüne geldi.
Geçelim Almanya`ya:
Küfür diyarında dinini, imanını, namusunu, aslını ve ahlakını
kaybeden baba, abi, kardeş, amca, dayı ve dedelerin tecavüzüne
uğrayarak fuhuş bataklığına düşen onüç ondört yaşlarındaki kız
çocukların sayısını bana kim söyleyebilir?
Hapishaneleri dolduran insanların % 76`sını Türk gençlerinin
oluşturması sizlere neyi anlatıyor?
Müslüman olduklarını söyleyen ana ve babaların fuhuş yuvalarını
dolduran kızlarının sayısı ne kadardır acaba?
Ana-babası müslüman olan kız ve erkeklerin müslüman olmayan
insanlarla evlenmeleri neyin habercisidir?
Ya
uyuşturucu, alkol ve sigara bataklığına saplanan çocukların
sayısı ne kadar?
Bir elinde uyuşturucu, bir elinde alkol şişesi, ağzında sigara
ile ondört yaşındaki müslüman ana ve babadan doğma bir erkek
çocuğun, gecenin saat üçünde bir Alman erkeğin evine bu adamla
sarmaş dolaş girerken görseniz, siz ne düşünürdünüz?
Kocasının kendi arkadaşı ile, kendisi de arkadaşının kocası ile
zina ettiğini ballandıra ballandıra anlatan kadın, kendilerinin
ve kocalarının pezevenk, deyyus ve fahişelikleri neyin eseri
dersiniz? Yabancı ile yatma da arkadaşım ile yat diyen erkeklere
ne dersiniz? Domuzlar gibi yaşamayı seçenler size bir şeyler
anlatmıyor mu?
Otuz
yıldan beri Almanya`da yaşayan bir vatandaşımızın: Benim Alman
kadınlardan en az elli çocuğum vardır demesi neyi anlatıyor
sizlere? Buradaki insanımızın hıristiyan bir nesil yetiştirmekte
olduğunu ne zaman kabul edeceğiz.
Bu
durumda müslümanın Avrupa`da yaşayabileceğini kim söyleyecek
bana? Hâlâ kuyruğu dik tutmak için niye emek sarfediliyor ki?
Bari gerçeği kabul edin de, sonra ne yaparsanız yapın. Olur
mu?..
Gelin Hicreti Konuşalım
Dârulharbde ikameti değil de hicreti konuşsak daha iyi olmaz mı?
Allah Teâlâ`nın emirlerini yerine getirebileceğimiz yerlere
hicret etsek olmaz mı?
Yaratılmışların eftaliyet sıralamasında en alt sırada bulunan
hayvanlardan daha aşağı bir makama inmiş olan bu milletlerin
arasından sıyrılıp çıksak, olmaz mı?
Zürriyetimizin devamı, inancımızın yara almaması, imanımızın
korunması, ahlakımızın bozulmaması, namusumuzun kirlenmemesi,
şerefimizin haysiyetimizin, iffetimizin yok olmaması için
hicreti konuşsak olmaz mı?
Kendimiz ve neslimiz için hicreti konuşsak olmaz mı?
Ben
Hicret Ettim Arkadaş
İşin
şakası bir yana, bazı arkadaşlarımız, Avrupa`ya hicret
ettiklerini söylüyorlar. Yani Türkiye`deki zulümden kaçanlar,
kendilerini ya Avrupa´da, ya da Amerika`da buluyorlar.
Hiçbirimiz Asya, ya da Afrika`ya hicret etmeyi düşünmüyoruz.
Çünkü Avrupa ve Amerika bize bol para, rahat bir hayat
vadediyor. Yani bizler paraya, mala, servete hicret ediyoruz.
Bunu da memleketimizde huzurumuzun olmaması ile kamufle
ediyoruz. Yani nedenimiz de var.
İslâm`ın hakimiyeti için hiçbir hareketi olmayanlar...
Bulundukları Tağut düzenine boyun eğenler... Tağut düzenini
Allah`a imana tercih edenler... Bunlar her yere hicret edebilir,
istedikleri yerde yaşayabilirler. Kendilerinin, evlatlarının,
şereflerinin, haysiyetlerinin, namuslarının, iffetlerinin
kaybolması onlar için önemli değildir. Yeter ki yaşıyor
görünsünler...
Fakat müslüman, dininin emirlerini ifa edemediği, namus iffet,
haysiyet ve neslinin tehlikede olduğu yerden hicret etmek
zorundadır. Dini için, nefsi için, neslinin geleceği için bunu
yapmak zorundadır.
Dârulharb Hukuku Ve Müslüman
Avrupa`da bulunan müslümanlar, hem bulundukları ülkelerin maddî
nimetlerinden o ülkelerin vatandaşları kadar faydalanacaklar,
hem de dârulharb hukukundan istifade edecekler. Müsbet konularda
bulundukları ülkelerin yaşantısına uygun bir davranış biçimini
sergileyip kabul ederlerken, menfi konularda, yani haram ve
helalleri ilgilendiren konularda dârulharb hukuku devreye
girecek. Daha açık bir ifade ile işimize gelirse dârulharb
hukukuna müracaat edeceğiz, işimize gelmezse dârulharb hukukunun
yanından bile geçmeyeceğiz.
Beyler!..
Konu
faizcilik olduğu zaman, dârulharb hukukunun orasını burasını
yontarak, kendilerine bir pay çıkarabilecekler; ama, aynı
hukukun içerisinde olan dârulharbde ikamet, ya da hicret gibi
konulara sağır kalabileceklerdir.
Buyurun buradan yakın beyler!..
Eğer
biz idaresi İslâm olmayan ülkelerde yaşayacaksak, İslâm
hukukunun ortaya koyduğu hükümlere toptan uymaya çalışalım.
Yoksa işimize geldiği gibi hareket ederek etrafımıza pislik
saçmayalım. Yaptığımız yanlışlar hem kendimize, hem de dinimize
zarar verir. Dikkatli ve uyanık olmak zorundayız.
Bizim bu lakâid hallerimize bakarak, İslâm dinini seçecek olan
gayrimüslimler bu kararlarından vazgeçebilirler. Yani biz adam
gibi yaşarsak, diğerlerine iyi örnek olur ve kazançlı
çıkabiliriz. Maddî kazançlarımızı bu dünyada bırakıp
gideceğimize göre, manevi kazançlara ihtiyacımız var demektir.
İKİNCİ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZ VE GÖRÜŞLER
Dârulharbde faizli muameleler konusunda bir ittifak olmadığını
öncelikle belirtelim. Caiz görenlerin de sakıncaları mevcut.
Dârulharbde faiz caizdir diyenler, dârulharbde yaşayan
müslümanlar arasında da caizdir diyemiyorlar. Dârulharbde
müslümanların aleyhine olacak faizli muamelelere evet diyen hiç
kimse yok. Yani faizden fazlalığı harbînin alabileceğine işaret
eden hiçbir delil yok. Bunun mubah olduğunu söyleyen hiçbir alim
yok.
1- İslâm Tebaası İle Harbîler Arasında
Dârulharbde müslümanların faizli muamelelerde bulunmalarının
hükmü hususunda cumhuru fukaha ile Ebu Hanife ve İmam Muhammed
arasında ihtilâf mevcuttur. Hadisçiler ve Zahirîler cumhuru
fukahanın yanında yer alırken(27), İmâmiyye (Caferiyye) mezhebi
de Ebu Hanife ve İmam Muhammed`in yanında yer alır.(28)
A-
Hadisçilerin Görüşü:
Mekhûl`ün rivayet ettiği Dârulharbde, müslüman ile harbî
arasında faiz yoktur hadisi mürseldir. Mürsel hadis,
dinde hüccet değildir. Bu görüş üzerinde hadis hâfız ve
münekkîdleri ittifak etmişler ve eserlerinde böyle
söylemişlerdir(29)
İmam
Müslim, Sahîh`inin mukaddimesinde: Bizim ve hadisçilerin
kesin kanaati şudur ki, mürsel hüccet olamaz.demektedir.
Mürsel konusunda hadisçilerin tavrı budur. Yani mürsel hadisi
dinde hüccet kabul etmezler. Fıkıh alimlerinden bazıları mürsel
hadisin ravileri güvenilirse, hüccet kabul ederler.
Bunun yanında İmam Şafi, Mekhûl`ün rivayet ettiği hadisin sabit
olmadığını ve hüccet kabul edilemeyeceğini ileri sürer.(30)
İbn
Kudâme de, bu rivayetin mürsel olduğunu ve sihhatinin
bilinmediğini; haram oluşu Kur`an, Sünnet ve İcmâ ile sabit olan
faizin haramlığını, hiçbir sahih, müsned ve mevsûk kitapda
geçmeyen meçhul bir hadisle terkin caiz olmayacağını söyler.
Buna rağmen hadisin sabit olma ihtimalinin bulunduğunu ve nehiy
manasına da gelebileceğini belirtir. ...Artık hacda kadına
yaklaşmak, günah yapmak, kavga etmek yoktur(31) âyetindeki
(yoktur)un ifadesi gibi.(32)
B-
Cumhuru Fukahânın Görüşü:
Mâlikî, Şafî ve Hanbelî mezhepleri fukahası ile Hanefî
mezhebinden Ebû Yusuf`a göre, müslümanların dârulharbde
harbîlerle faiz muamelesinde bulunmaları, faiz alıp vermeleri
haramdır, bu mahiyetteki muameleler dârulislâmda olduğu gibi
dârulharbde de caiz değildir.(33)
Zâhiriler de bu görüşdedirler.(34)
Cumhuru Fukahanın Delilleri:
a)
Faizin haram olduğunu belirten âyet-i kerime ve hadislerin
mutlak ve umumî ifadeleri faizin her yerde haram olduğunu
gösterir. İşte bu âyet ve hadislerden bazıları:
Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmıştan başka bir
halde kalkmazlar. Böyle olması da onların alışveriş de ancak
riba gibidir demelerindendir. Halbuki Allah alışverişi helâl,
ribayı haram kılmıştır...(35)
Ey iman edenler, mü`minler iseniz Allah`dan korkun, faizden
kalanı bırakın.(36)
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: ...Kim artırır veya
artırmayı isterse, muhakkak riba yapmış olur...(37)
b)
Dârulislâmda haram olan bir şey, dârulharbde de haramdır. Bu
hususta mekân ve ülke ayrılığının tesiri yoktur. Dârulislâmda
caiz olmayan böyle bir muamele dârulharbde de caiz değildir.
c)
Faizin haramlığı hem müslüman, hem de harbî için sabit
olduğundan böyle bir muamelede bulunmaları caiz değildir.
Müslümana nisbetle faiz yasağı âyet ve hadislerle sabittir.
Harbîye gelince, gayrimüslimler haram olan hükümlere
muhatabdırlar genel hukuk kâidesine göre, faiz ona da haramdır.
Nitekim Kur`an-ı Kerim`de de şöyle buyurulur:
...Nehyedilmelerine rağmen riba almaları, halkın mallarını
haksız yere yemeleri sebebiyledir ki biz,
(evvelce) kendileri
için helâl kılınan temiz ve güzel şeyleri üzerlerine haram
kıldık.(38)
C- İmam Ebu Hanife Ve İmam Muhammed`in Görüşü:
İmâm-ı Azam Ebû Hanife ve İmâm Muhammed`e göre, dârulharbde
müslüman ile harbî arasında faiz muamelesi caizdir. Bunun
gibi, hanefî mezhebinde fasid kabul edilen
alışveriş ve ticarî muameleler (39), kan, domuz ve ölmüş hayvan
eti satmak, bahis ve kumar oynamak da caizdir. Bu hususta zimmî
de müslüman gibidir, harbî ile sözü geçen muamelelerde
bulunabilir. Dârulharbde İslâm`a girip de henüz hicret etmemiş
müslümanın harbî ile yapacağı bu tür muamelelerde de hüküm
aynıdır.(40)
Ancak, gerek faiz muamelesi ve gerek bir faiz akdi sayılan fasid
ticarî muamelelerde, faizi veya akdin fesadına sebep olan
fazlayı müslümanın alması gerekir. Faizde fazlalığı harbînin
alması halinde böyle bir muamele caiz olmaz. Kumarda da durum
aynıdır, müslümanın kazanması halinde caizdir.
İbni
Humâm şöyle der: Dârulharbde ribânın caiz oluşu hükmü umumî bir
ifadedir, faizin her iki tarafça da alınıp verilmesini içine
alır. Fakat bu mesele hanefî imamların dersinde ele alındığında,
onlar bununla müslümanın fazlalığı almasını kasdetmişlerdi.
...Verilen cevab her ne kadar faizin caiz olduğu şeklinde umum
ifade ediyorsa da, illet ve hüküm münasebetinden fazlaya ancak
müslüman sahib olursa bunun caiz olacağı anlaşılır(41) Bunları
kaydeden İbn Âbidin, Serahsînin ifadelerinin de buna delâlet
ettiğini söyler. Serahsî bu hususta şöyle der: Müslüman
dârulharbe eman ile girdiğinde, onların mallarını kendi
arzularıyla hangi yolla olursa olsun almasında bir beis yoktur.
İster faiz olarak, ister kumarla ve ister domuz veya ölmüş
hayvan eti satmakla olsun. Müslüman emanla girdiğinden, onların
mallarını rızaları olmadan alması caiz değildir. Rızaları bu
akidlerle sağlanınca, müslüman böylece mubah bir mala malik olur
ki, bu da caizdir.(42)
Ebu
Hanife Ve Muhammed`in Delilleri:
a) Mekhûl`ün rivâyet ettiği
hadisde: Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
Dârulharbte, müslüman ile harbî
arasında faiz yoktur.
Bu
hadis her ne kadar garib ve mürsel ise de, Mekhûl sika
(güvenilir) bir fakihtir. Böyle bir râvinin mürsel hadisi de
hüccettir.(43) Hadisde kastedilen husus, dârulharbde müslüman
ile harbî arasında hukuken faiz hükmünün cereyan etmeyeceğini
ifade eder.(44)
b)
Muhtelif hadislerde Resûlullah`ın (s.a.) Vedâ Hutbesi`nde şöyle
buyurduğu rivayet edilir: ... Câhiliyye devrine ait faizler
kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk faiz de Abbas b.
Abdilmuttalib`in faizidir...(45)
Evvelce İslâm`a girmiş bulunan Hz. Abbâs, faizi yasaklayan
âyetin nüzulünden önce olduğu gibi sonra da Mekke`de faiz
muamelesi yapmaktaydı. Mekke o sıralarda dârulharbti. Allah
Resûlü (s.a.) yukarıdaki sözleriyle, fetihden sonra faiz
hususunda husumet olmayacağını ve o zamana kadar henüz alınmamış
bulunan faizlerin artık alınamayacağını belirtmişlerdi. Bu
hususta Kur`an-ı Kerim`de de şöyle buyurulur: Ey iman
edenler, mü`minler iseniz, Allah`dan korkun, faizden kalanı
bırakın.(46) Hz. Peygamber, amcası Abbas`ı Mekke`de faiz
muamelesinde bulunmaktan daha önce menetmemişti. Mekke fethinden
sonra ise, yukarıda zikredilen sözleriyle, o zamana kadar henüz
tahsil etmediği faiz alacaklarını iptal etmiş, kaldırmıştı.
Bundan anlaşılan, dârulharbde müslümanın harbîden faiz almasının
caiz olduğudur.(47)
Yukarıda zikredilen âyeti kerime ile Allah Resûlü`nün
(s.a.) sözleri, o zamana kadar alınmış bulunan faizlerin geçerli
oldu-ğu, henüz tahsili yapılmamış faizlerin de iptal
edildiği hususunda
uyuşmaktadır. Yine hadisden anlaşılacağı üzere, dârulharbde
müslümanlarla harbîler arasında geçen akidler hukuken fasid bile
olsalar, ülke fethedildiği zaman daha önce alınmış
faizler hak-kında feshedilmezler. Çünkü bilinmektedir ki, faizi
yasaklayan âyetin nüzulü ile
Mekke`de irâd edilen hutbe
ve Resûlullah
(s.a.)`in alınmamış faizleri iptali
arasında, fetihden önce Mekke`de birçok faiz
muamelesi yapılmıştı. Allah
Resûlü
(s.a.) bunlardan
hiçbirisi hakkında fesih takibatında bulunmadı. Sadece
o zamana kadar tahsili yapılmayan faiz alacakları iptal
edildi.(48)
c)
Benu Nadîr yahudileri ile yapılan savaştan sonra, malla-rını da
yanlarına alarak yurtlarından çıkmalarına müsaade edil-di.
Müslümanlarda bulunan ve henüz vadesi gelmemiş olan alacakları
hususunda da Allah Resûlü (s.a.), eğer hemen almak istiyorlarsa
meblağdan biraz indirmelerini söyleyerek şöyle buyurdu:
Eksiltiniz ve hemen alınız.(49) Böyle bir muamele
müslümanlar arasında caiz değildir. Benu Nadîr ise ehl-i harbti.
Bundan anlaşılıyor ki müslümanlar arasında caiz olmayan bu tür
bir muamele, müslüman ile harbî arasında caiz
olmakta-dır.(50)
d)
Dârulharbde harbînin malı mubahtır. Müslüman dârulharbe emanla
girdiğinde, onların can ve mallarına zarar vermeyeceğine bu eman
ile söz vermiştir. Bu sebeple, onlara hıyanette bulunmak
haramdır. Ancak, herhangi bir yolla harbînin rızasını sağlayarak
malını alması caizdir. Zira bu durumda, hıyanetten sakınmış
olur. Gerek faiz ve kumarla ve gerek müslümanlar arasında caiz
olmayan bir takım ticarî muameleler yoluyla müslüman harbînin
rızasını temin ederek onun aslında mubah olan malına malik olmuş
olur. Bu da alelâde mubah malları temellük gibidir.
e)
Hicretten önce Mekke`de, Elif Lâm Mim. Rum(lar)
mağlup oldu. Yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilmelerinin
ardından birkaç yıl içinde galib olacaklar.(51)
âyeti nâzil olduğu zaman, Kureyş müşrikleri bu haberin doğruluğu
üzerine Hz. Ebubekir`e (r.a.) bahse girme teklifinde bulundular.
O da kabul etti. Durumun kendisine bildirilmesi üzerine
Resûlullah (s.a.) gidip bahse konan payı artırmasını ve
belirlenen müddeti de uzatmasını söyledi. Hz Ebubekir de öyle
yaptı. Yıllar sonra Rumlar Farsları mağlub edince Hz Ebubekir
bahse konan malı alarak getirdi ve Resûlullah`ın (s.a.) isteği
üzerine onu tasattuk etti. Böyle bir kumar muamelesi müslümanlar
arasında caiz değildir. Hz. Peygamber, İslâm hükümlerinin tatbik
edilmediği Mekke`de Hz. Ebubekir ile müşrikler arasında buna
cevaz verdi. Çünkü Ebubekir (r.a.) o zaman dâruşşirkte idi.(52)
Daha
önce temas edildiği gibi, müslümanın kazanması halinde
dârulharbde oynanan kumar caizdir, aksi halde değildir. Bu
hâdisede ise iki tarafın da bahse mal koydukları görülmektedir.
Ancak, Hz. Ebubekir`in kazanacağı âyet hükmüyle kesin
olduğundan, Ebu Hanife ve Muhammed`in bu vakadan istidlâlleri
doğru olabilir. Müslümanın kazanacağı kesin değilse, bahis ve
kumara pay koyması caiz olamaz. Payı koyan yalnız harbî ise,
böyle bir oyuna katılmak caizdir.
f) Hz. Peygamber (s.a.) Mekke`de bir gün Rükâne`ye rastladı.
Rükâne güreş teklif edince, O da kabul
etti. Bahse de Rükâne koyunlarının 1/3`ünü koydu. Allah Resûlü,
Rükâne`yi defalarca yenerek koyunlarının hepisini aldı. Bunun
üzerine Rükâne: Benim sırtımı kimse yere getirememişti, beni
yenen de sen değilsin! demiş ve Resûlullah da tekerrümen
koyunlarını ona iade etmişti. Eğer böyle bir muamele caiz
olmasaydı, Resûlullah (s.a.) yapmazdı.(53)
2- İslâm Tebaası Arasında
Dârulharbe eman ile giren müslümanların kendi aralarında-ki
faizli muameleler dârulislâmda olduğu gibi dârulharbde de
haramdır. Fakat dârulharbde müslüman olup da, İslâm ülkesi-ne
hicret etmemiş olanlar konusunda ittifak yoktur.
a)
Dârulharbe Eman İle Giren Müslümanlar Arasında
Dârulharbe gerek eman (pasaport)la giren ve gerekse orada esir
olarak bulunan müslümanlar arasında faiz alınıp verilmesi ve
fâsid ticarî muamelelerde bulunulması haramdır. Zimmîler için de
hüküm böyledir. Çünkü bunların hepsinin malı masum ve mütekavvim
olup, aralarında ancak dârulislâmda caiz olan muameleler
geçerlidir. Ebu Hanife ve iki talebesi bu hususta ittifak
halindedirler.
b-Dârulharbte İslâm`a Girip de Henüz Hicret
Etmemiş Olanlarla
Ancak, dârulharbde İslâm`a girip de henüz dârulislâma hicret
etmemiş bulunan müslümanların birbirleriyle veya yukarıda sözü
geçenlerle faiz ve fasid alışverişlerde bulunmaları hususunda
Ebu Hanife ile Ebu Yusuf ve Muhammed arasında ihtilaf vardır.
Ebu Hanife`ye göre bu tür muameleler caizdir, Ebu Yusuf ve
Muhammed`e göre ise caiz değildir. Görüldüğü gibi, İmâm Muhammed
bu meselede Ebu Hanife`den ayrılmaktadır.(54)
İmam-ı Âzam Ebu Hanife`nin Delili:
Faiz
almak harbîde olduğu gibi malı itlaf manasınadır. Dârulharbde
müslüman olup da hicret etmeyenin malı ise itlaf halinde tazmini
gerektirmez. Çünkü canına karşı yapılan tecavüzde de tazmin
sözkonusu değildir, öldürüldüğü zaman ne kısas ve ne de diyet
gerekir. Onun malı da canı da dinen masum olmasına rağmen,
hukuken masum yani mütekavvim değildir. Bu sebeple onun malı da
harbînin malı gibidir. Ancak, onunla yapılan bu nevi muameleler
mekruhtur. Müslüman olmakla günah hakkında (diyâneten) malı için
ismet sabit olmuştur, fakat ahkâm hakkında (kazâen) ismetin
sübûtu için ülke (dârulislâm) ile ihraz şarttır.
İmâmeyn`in Delili:
Dârulhabde İslâm`a giren kimsenin malı masum ve mütekavvimdir.
Bu hususta diğer müslümanlar gibidir. Binaenaleyh, oraya emanla
giren iki müslüman arasında faizli işlemler nasıl caiz değilse,
hicret etmeyen müslümanla veya onların birbirleriyle bu nevi
muamelelerde bulunmaları da caiz değildir. Bu hususta, harbîde
olduğu gibi kendi rızasıyla malını verdiği de iddia edilemez.
Çünkü şer`ân bir müslümanın kendi malını itlaf hususunda rızası
geçerli değil, haramdır: Artıran da, artırmayı isteyen de
muhakkak ribâ yapmıştır.(55) hadisi bunu gösterir.
Bu
müslüman dârulislâma geldikten sonra dârulharbe dönecek olursa,
onunla faiz muameleleri yapmak ittifakla caiz değildir. Çünkü bu
suretle dârulislâma hicret ve malını da ihraz etmiş olur.
Dârulharbde müslümanın harbî ile faiz muamelesinde bulunması
hususunda bazı muasır müellifler de cumhuru fukahanın görüşünü
tercih etmektedir.(56) Bu müelliflerden ez Zuhaylî, harbînin
malının ganimet yoluyla mubah ve helâl sayılmasının, onun malını
medenî akidlerle almaktan ayrı olduğunu, bu akitler vasıtasıyla
almanın haram irtikaba teşvik ve haram işlemeğe yol açacağını
ileri sürer. Bu görüşün aynı zamanda, İslâm prensiplerinin
yüceliğine ve gayrimüslimler önünde kudretini korumaya delâlet
ettiğini, böylece her yerde insanların İslâm esaslarından
etkileneceğini söyler.(57) Haramdan kasıt, zarardan korunma ve
ondaki mefsedetten sakınmadır. Bu sebeple, İslâm`da haramın
şümûl, ta`mim ve ittiradla vasıflanması gerekir. Bu hususta
şahıs, gurup ve mekânlar arasında fark olmamalıdır. Müslüman
ister yönetici, ister alelade bir fert ve ister İslâm
ülkelerinde, ister küfür ülkelerinde bulunsun. Bu sebepledir ki,
İmâm Malik, Şafiî, Evzâ`î, Ebû Yûsuf ve İshâk gibi birçok
hukukçu, harama delâlet eden ilgili nassların ıtlakına dayanarak
faizin dârulislâmda olduğu gibi dârulharbde de haram olacağını
ileri sürerler.(58) Şunu da belirtmek gerekir ki, her ne kadar
Ebu Hanife ve Muhammed dârulharbte harbîden faiz alınmasını
ve onunla fasid akidler yapılmasını caiz görüyorlarsa da, buna
dayanarak müslümanın her fırsatta bu tür muamelelere tevessülü
doğru değildir. Bu hukukî görüş ve izahlarla belirtilmek istenen
asıl husus, dârulharbde cereyan eden bu nevi muamelelerle ilgili
olarak dârulislâmda açılacak davalarda, mahkemece akdin iptaline
hüküm verilmeyeceği ve muamelenin hukuken geçerli sayılacağıdır.
(59)
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZ VE BİZ
Dârulharbde, cumhurun caiz değildir demesine rağmen İmam-ı
Âzam ve İmam Muhammed müslümanların harbîden faiz almalarının
caiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat dârulharbde müslümanın
harbîye faiz vermesine caiz diyen hiçbir kimse yoktur. Yalnız
yirmibirinci asrın yarı mektepli ukalâsı, Kur`an, Sünnet, İcmâ
ve Kıyasın karşısına geçip, müslüman dârulharbde harbiye faiz
verir demişlerdir.
Altları delik kovalarla değirmene su taşıyan bu insanların
ortaya koydukları delilleri biz birer birer inceledik. Delil ya
da delil sayılan konuların hiçbirinin harbiye faiz vererek para
ve mal satın alma ile asla ilgisi yok.
Armut ile elmanın kıyası gibi bir kıyas.. Yazı tura oyunu ile
verilen fetva... İki ile ikinin çarpımından üç çıkaran
anlayış...
I-
BANKADAN FAİZ ALINIR MI?
Bugün için, Avrupada ya da herhangi bir küfür ülkesinde
bankadan faiz alınıp yenilir mi? Böyle bir davranış bize neye
mal olur? Kazanır mı, kaybeder miyiz?
Bu
gibi soruları daha da çoğaltabiliriz.
Başından beri yaptığımız araştırmalar ve gösterdiğimiz
tepkilerde İmam-ı Âzâm ve İmam Muhammed`e karşı bir tavrımız
yoktur. Olmamalıdır da. Fakat bu iki müçtehidin mezkur
görüşlerinin bugün için tatbikinin sorgulanması vardır. Bu
gereklidir. Çünkü küfür milleti, zarardan kâr sağlamayı öğrenmiş
ve bugünkü sistem içerisinde banka düzeni ile istisnasız önüne
geleni sömürmeyi başarmıştır. Türkiye`deki son ekonomik
bunalımın temelinde de faiz ve banka sistemi yatmaktadır.
Böyle bir sisteme, yani sömürü sistemine sahip kuruma değil faiz
vermek, almak bile müslümanı mahşer günü hesabını veremeyecek
duruma düşürmesinden korkuyoruz. Cehenneme odun olmamak için
uyarılarımızı yapmak istiyoruz. Varsın, kendilerini Allâme-i
Cihan kabul edenler, bol keseden atsınlar. Biz faiz çukuruna
düşenleri tutup kaldırmaya devam edelim.
Yine
tekrar edelim: Ebu Hanife ve İmam Muhammed`e göre harbîden faiz
alınır.
İmam-ı Azam ve İmam Muhammed bu hükmü verirken, parayı iktisadî
bir silâh olarak düşünüp, müslümanın onu kafirin ülkesinde ve
onun rızasıyla, herhangi bir yolla alabileceğini, böylece onu
iktisaden zayıf düşüreceğini,
müslümanın hiçbir surette
faiz veremeyeceğini, yani fazlalığı müslümanın alması halinde
bunun caiz olabileceğini kastettiklerini, arkadaşları olan
imamlar açıklamışlardır. Nitekim İmam-ı Azam kumarı da
aynı kategoriye sokmuş ve yüzde yüz kazanacağını bilmesi halinde
müslüman dârulharbte bir harbî ile kumar oynayabilir, demiş ve
meseleye Rum Sûresinin başında işaret edilen ve Hz. Ebu Bekir`in
şirk diyarı olan Mekkelilerle girdiği bahsi delil göstermiştir.
Çünkü bahsin kumardan başka bir anlamı yoktur ama Hz. Ebu Bekir
kazanacağını Allah Resûlü`nün haber vermesiyle kesinlikle
bilmektedir. Durum böyle olunca İmamı Azam ve İmam Muhammed`in
cumhurun karşısındaki bu görüşlerini alsak dahi, günümüzde
müslümanın hiçbir yerde onların görüşüne göre de banka faizi
alıp yiyemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü faiz
sistemi artık değişmiş ve fertlerin yerini müesseseler almıştır.
Diyelim ki Almanya`da bir müslüman 100 markını bankaya yatırmış
ve meselâ yılda % 10 faiz almış, sene sonunda da parası 110 mark
olmuş olsun. Banka, hali hazırdaki sisteme göre bu sayede bu
mevduatın (ankes hesabı ayrıldıktan sonra) yaklaşık 5 katı kredi
verebilecek ve daha yük-sek, meselâ % 15 faiz uygulayacağından 5
x 15=75 DM. kazanmış olacaktır. Yani müslüman Ahmet kendi
kazandığı 10 DM. karşılığında Alman Hans`a 65 DM. Kazandırmış
olacaktır. Görüldüğü gibi buna caiz diyen hiçbir İslâm hukukçusu
yoktur. Türkiye için durum daha da değişiktir. Dârulharb
olduğunu söyleyen görüşten hareket etsek dahi, faiz müessesesi
dediğimiz gibi bir banka olacaktır. Ve banka Yahudi Mişon`un ve
Mişonlaşan Türkün olsa bile bir taraftan Ahmet Ağa yatırıp,
öbür taraftan Mehmet Ağa almış olacağından, bir yönüyle müslüman
faiz ver-miş, öbür yönüyle de müslüman, müslümandan faiz almış
olacaktır. Bu ise hiç caiz görülmez.(60)
Böyle bir durumda hıristiyan Hans ve yahudi Mişon`dan başkası
köşeyi dönemeyecektir. Müslüman Ahmet de, kendisini öldürecek
silah ve mermiyi altın tepsilerle anasının helal sütü gibi
katillerine sunacaktır.
Bugün için İmâm-i Âzam ve Muhammed`in görüşleri uygulanamaz.
Yani faizden fazlalığı müslüman alsa bile kazanan harbî oluyor.
Çünkü harbînin bankasına yatırdığım paramdan alacağım faizin
daha fazlasını o, ben paramı başkalarına faize vererek
kazanacaktır. Ben sadece harbîyi zengin etmekten başka işe
yaramayacağım. Bu durumda kaybeden harbî değil, yine ben
olacağım. Bu da küfrü ayakta tutmaktan başka bir şey olmayacak.
Banka, ya da para ticareti ile uğraşan diğer kuruluş ve kişiler,
benim kazandığımdan daha fazlasını benim param ile kazanıyorsa,
bu durumda harbî kaybeden değil benim sırtımdan para kazanan
oluyor. Ben de onun saltanat sarayının direği oluyorum. Bu
nedenle biz harbî ile faizli işlemlerin yapılmasına taraftar
değiliz. Faizli işlemlerin neticesi benim aleyhime harbînin ise
lehine oluyor.
Netice olarak söylemek gerekirse, her ne kadar İmâm-ı Âzam Ebu
Hanife ve İmam Muhammed dârularbde gayrimüslimden faiz
alınmasını caiz görüyorlarsa da, Müslümanların buna dayanarak
her fırsatta faiz almasını uygun görmüyoruz. Müslümanların
gayrimüslim ülkelerde gayrimüslimlerden de faiz almaması daha
isabetli olur kanaatindeyiz. Çünkü cumhur dediğimiz âlimlerin
çoğunluğu haramın her yerde haram olduğunu, dolayısıyla
dârulharbde gayrimüslimden de faiz alınamayacağını söylüyorlar.
Böyle olunca biz Müslümanların cumhurun görüşünü esas almamız
daha uygun olur.
Diğer bir husus, İslâmiyet cihanşümul bir dindir. Onun
güzelliklerini sadece Müslüman ülkelerde değil, gayrimüslim
ülkelerde de göstermemiz gerekir. Biz eğer hakiki İslâmiyeti
yaşar ve İslâm`a lâyık doğruluğu gösterebilirsek sâir din
mensuplarının gruplar halinde İslâmiyete girdiğini görürüz.
Böyle olunca gayrimüslim bir ülkede yaşayan bir Müslüman faizli
bir muameleye girerse, karşısındaki gayrimüslim de, Sizin
dininizde faiz haram değil mi? diye sorsa, o da cevap olarak,
Bizim sizden faiz almamız caiz, fakat size faiz vermemiz caiz
değil dese, bunun hikmetini nasıl izah edecektir? İslâmî
emirleri bir bütün olarak göstermenin sıkıntısını çekmez mi?
(61)
II- VERESİYE SATTIĞI MALI PEŞİN PARA İLE GERİ ALMAK
(BEYU`L-İYNE)
İslâm`da para peşin mal veresiye veya mal peşin para veresiye
satış yapmak caiz görülmüştür. Birincisi selem akdi adını alır,
bunun standart misli mallarda, teslim tarihi belirlenerek
yapılabileceği sünnetle sabittir. Mal peşin para veresiye
satışlar, vadeli satış adını alır. Bu da Kitap ve Sünnetle caiz
görülmüştür. Allah Teâlâ şöyle
buyurur: Ey iman
edenler! Tayin edilmiş bir vakte kadar birbirinize
borçlandığınız zaman onu yazın.(62)
Bu âyet genel anlamda peşin ve vadeli
satışları da kapsamaktadır. Nitekim Resûlullah (s.a.) bir
Yahudiden veresiye yiyecek satın almış ve demirden zırhını
rehin olarak bırakmıştır.
Diğer yandan veresiye satışlara kimi zaman finansman temin etmek
için başvurulmaktadır. Meselâ; bir kişi bir başkasına vadeli bir
satış bedeli karşılığında bir mal satsa, sonra aynı malı ondan
peşin paraya satın alsa, bu durumda iki satış akdi gerçekleşmiş
olur. Bir otomobili bir yıl vadeli yetmiş milyona satıp elli
milyona geri almak gibi. Bunu alıcı bakımından düşünürsek,
yetmiş milyona bir yıl vadeyle satın aldığı otomobili peşin
olarak aynı kişiye elli milyona satmış olur ve böylece bir yıl
süreyle kullanabileceği elli milyon lira finansman sağlamış
bulunur. Vadeli olarak aldığı bu aracı, üçüncü bir kimseye peşin
parayla satması mümkündür. Bütün bu durumlarda her iki satım
akdi de rükün ve şartları tam olduğu için dış görünüş bakımından
geçerlidir. Bu tür satışlara Mâlikîler büyûu`l-âcâl (vadeli
satışlar), bazı bilginler ise, beyu`l-iyne (iyne satışı)
adını verirler.
Gerçekte böyle bir satış, faizli kredinin yasak ve çirkin
görüldüğü bir toplumda, faizi alış veriş muamelesi içinde
gizlemek amacıyla yapılmaktadır. Başka bir deyimle meşrû bir
muamele, meşrû olmayan bir amaca ulaşmak için bir araç olarak
kullanılmış olur. Meselâ; bir kumaş tüccarı kendisinden üç ay
süreyle on milyon lira ödünç para isteyen kimseye, bir top
kumaşı üç ay vadeli on iki milyona satıp teslim ettikten sonra
aynı kumaşı on milyon peşin para ile geri satın alsa iyne
satışı gerçekleşmiş olur. Burada paraya ihtiyacı olan kimse on
milyonu almış, fakat üç ay sonrası için, veresiye kumaş satın
alma işleminden doğan on iki milyonu borçlanmış bulunur. Bu iki
milyon fazlalığın faize benzediğinde şüphe yoktur.(63)
Ebu
Hanife`ye göre, üçüncü kişinin araya girmesi halinde iyne satışı
caiz olur. Şöyle ki, meselâ; bir kimse kumaş tüccarından on
milyon ödünç ister. Tüccar para yerine ona on milyon tutarındaki
bir top kumaşı üç ay vade ile oniki milyona satarak teslim eder.
Bu kimse kumaşı üçüncü bir kişiye meselâ, on milyona satıp
teslim eder, üçüncü kişi de kumaşı ilk satan tüccara alış fiyatı
üzerinden yani on milyon lira peşin para ile satar. Sonunda
paraya ihtiyacı olan kimse bu üçlü alışveriş sonucunda on milyon
nakit parayı almış ve üç ay sonrası için on iki milyon lirayı
borçlanmış olur.
İyne
satışı ile ilgili olarak Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
İnsanlar dinar ve dirhem konusunda cimrilik gösterir, iyne
satışı yapmaya dalar, ineklerin arkasından gider ve Allah
yolunda cihadı terkederlerse,
Allah onlara bir bela
indirir ve yeniden dinlerine dönünceye kadar bu belayı
üzerlerinden kaldırmaz.(64)
Diğer yandan Zeyd İbn Erkam (ö. 66/689)`ın
Hz. Âişe (ö. 57/-676) ile kıssası da bunu desteklemektedir. Eyfa
kızı el-Âliye dedi ki: Zeyd b. Erkam`dan çocuğu olan cariye
(ümmü
veled) olarak ben ve Zeyd`in eşi, Hz. Âişe`nin yanına girdik.
El-Âliye dedi ki: Ben Zeyd b. Erkam adına bir köleyi Atâ`ya
sekiz yüz dirheme sattım. Sonra ondan (peşin) altı yüz dirheme
satın aldım. Hz. Âişe dedi
ki: Sattığın da, aldığın da ne kötü olmuş. Zeyd`e söyleyin. O,
eğer tevbe etmezse Resûlullah
(s.a.) ile birlikte katıldığı savaşta kazandığı sevabı
kaçırmış olur, meğer ki akdi boza ve tevbe ede.(65)
Ebu
Yusuf´a göre iyne satışı geçerlidir. İmam Muhammed, Şâfiî ve
Dâvud ez-Zâhirî`ye göre iyne satışı mekruh olmakla birlikte
geçerlidir. Çünkü Şâfîler yukarıdaki Zeyd b. Erkam`la ilgili
olan hadis için sabit değildir ayrıca Zeyd`in bu konuda Hz.
Âişe`ye karşı çıktığı da belirlenmiştir. Sahabe arasında görüş
ayrılığı bulununca bizim izleyeceğimiz yol kıyastır
demişlerdir. Diğer yandan böyle bir satış, dış görünüş
bakımından rükün ve şartları tam olan bir akittir. Burada gizli
olan niyete de itibar edilmez. Akdin bu yönü Allah`a havale
edilir. Ancak İmam Muhammed`in şöyle dediği nakledilmiştir: Bu
satım akdi kalbime dağlar gibi oturmuştur, faiz yiyicilerin
uydurduğu kötü bir adettir. Çünkü Hz. Peygamber bu çeşit satış
yapanları yermiştir.(66)
Ebu
Hanife`ye göre iyne satışında satıcı ile alıcı arasına üçüncü
bir kişi girmezse satım akdi fâsit olur. Ancak araya üçüncü kişi
girerse satış geçerli olur.(67)
Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise böyle bir satış bâtıldır. Delil
seddu`z-zerâyi` (kötülüğe giden yolu kapama) prensibidir. Hz.
Âişe ile Zeyd b. Erkam (r.a.) kıssası da bunu desteklemektedir.
Sonuç olarak vadeli satılan bir malın yeniden satıcısına peşin
ve ucuz şekilde dönmesi yapmacık alışverişlerin içinde faizi
gizlemeye elverişli bulunmaktadır. Çünkü aynı malı iki kişinin
karşılıklı olarak birbirine iyne yoluyla satmasında faiz
şüphesi vardır.(68)
Bir
başka kitapta ise şunları buluyoruz:
Bazı
çevreler direk faize girmemek için işin hilesine giriyor. Meselâ
bir şeye ihtiyacı olan birine ihtiyacı olan şeyi vadeli olarak
satıp sonra düşük bir fiyata geri alıyor. Böylece faizden
kurtulduğunu zannediyor. Oysa Peygamberimiz böyle bir alışverişi
yasaklamıştır. Bu, faize alışveriş isminin takılmasından başka
bir şey değildir. Nitekim Muhammed bin Hasan eş-Şeybânî, böyle
bir alışverişle ilgili olarak şöyle der:
Faizcilerin icad ettikleri bu alışveriş gönlüme dağlar kadar
ağır geliyor.
Böyle bir alışveriş sorulduğunda Peygamberimiz, Allah
aldatılmaz buyurmuştur.(69)
Veresiye Sat, Peşin Geri Al Ve Alışverişte Faizi Gizle
Ben
işimi beyu´l-iyne ticaretine uydurarak çok iyi bir şekilde
faizcilik yapar ve milleti iliklerine kadar sömürebilirim. Fetva
da hazır olduğuna göre, hiçbir mani yok demektir. Öyleyse hemen
işe başlayalım:
Birinci yol:
Bir büro kurar ve içine de birkaç eşya yerleştiririm. Benden
borç istemeye gelene, sana şu malı veresiye yüze satarım ve
seksene geri peşin alırım derim. Yüze sattığımı seksene geri
peşin alırım. Bu adam bana yüz lira borçlanmış olur. Bu şekilde
bir eşyayı milyonlarca insana satar ve geri alırım. Al sana
seksen lira, yüz lira borcun var dememiş olurum. Ticaret yapmış
olurum.
Bunun faizden farkını kim söyleyecek bana?
İkinci yol:
Veresiye satışda araya üçüncü şahsın girmesi gerekir diyenleri
memnun etmem gerekebilir. O da kolay. Dükkanımın üç beş metre
ilerisine bir dükkan daha kurarım.
Ben
veresiye yüze satarım. O da malın değeri olan seksene peşin
satın alır. Bende o malı üçüncü şahıs olarak geri almış olurum.
Böylece faizden kurtulmuş olurum. Öyle mi?
Daha
şimdiden faiz kokmaya başladı arkadaş. Yani bu iş beni sarmadı.
Bunlardan vazgeçiyorum.
III- SATICI İLE ALICI ARASINA GİREN ÜÇÜNCÜ ŞAHIS
Yukarıda geçen bir bölümü tekrar buraya almak istiyorum.
Ebu
Hanife`ye göre, üçüncü kişinin araya girmesi halinde iyne satışı
caiz olur. Şöyle ki, meselâ; bir kimse kumaş tüccarından on
milyon ödünç ister. Tüccar para yerine ona on milyon tutarındaki
bir top kumaşı üç ay vade ile on iki milyona satarak teslim
eder. Bu kimse kumaşı üçüncü bir kişiye meselâ, on milyona satıp
teslim eder, üçüncü kişi de kumaşı ilk satan tüccara alış fiyatı
üzerinden yani on milyon lira peşin para ile satar. Sonunda
paraya ihtiyacı olan kimse bu üçlü alışveriş sonucunda on milyon
nakit parayı almış ve üç ay sonrası için on iki milyon lirayı
borçlanmış olur.
Beyu`l-iyneye göre bu alışverişte köşeyi dönen birinci şahıs,
işini gören ikinci şahıs olurken, hamallık yapmak da üçüncü
şahısa düşüyor.
Adını daha sonra vereceğimiz fetvada neler oluyor?
Sıkı
durun beyler!..
Ev
sahibi anında parasını alıyor ve cebine atıyor. Yani evini peşin
para ile satıyor. Ev alan ikinci şahıs, üçüncü şahısa yalvararak
araya sokuyor ve üçüncü şahsın istediği faizi ödemek zorunda
kalıyor. Köşeyi en iyi dönen de üçüncü şahıs, yani banka oluyor.
Yukarıdaki misalde üçüncü şahısa hamallık düşüyordu, ya da konu
mankeni olmak kalıyordu. Malı da tekrar birinci şahıs alıyordu.
Satıcı, alıcı ve banka arasında böyle bir olay gerçekleşiyor mu?
Banka burada hamal mı, yoksa kral mı?
Bu
nasıl kıyas? Bu benim anladığım kıyasa asla uymuyor. Asıl ile
feri` ortak bir illete sahip değiller. Bu durumda hüküm nasıl
ortaya çıkacak?
Kim
ne derse desin bu yapılan alışveriş, bal gibi bir faizdir. Hem
de katıksız bir faiz. Giydirilen elbiseye ve yapılan makyaja
rağmen, yine de ben buyum diye sırıtan faiz. Çünkü alıcı
bankadan resmen ve alenen para satın alıyor para...
Banka Satıcı İle Alıcı Arasına Giren Üçüncü Şahıs mıdır?
Cevabımız şüphesiz hayır olacaktır. Bir kere bankanın bizim
anladığımız manada ticaretle ilgisi yok. O sadece faiz ticareti
yapmaktadır. Onun kârı, verdiği faiz ile aldığı faiz arasındaki
farktır. Bu durumda, banka üçüncü şahıstır tezinin ortaya
atılmasıyla önümüze bir yığın sakatlıklar çıkmaktadır.
Ebu
Hanife`nin görüşüne bakarsak, banka asla üçüncü şahıs olmadığını
görürüz.
Bunun haricinde:
1.
Banka kendiliğinden veya ihtiyacı olduğu için değil, bilakis
alıcının müracaat edip yalvarması ve para satarak faiz almak
için araya girer.
2.
Alıcı evin pazarlığını evin sahibi ile yapar, banka ile satın
alacağı paranın pazarlığını ve hesabını yapar.
3.
Alıcı, mal sahibi ile parayı peşin ödemek kaydı ile pazarlığını
yaptıktan sonra banka devreye girer.
4.
Banka vereceği paranın faizini hesap ederek senden alır ve sonra
evin değeri kadar parayı sana verir.
5.
Mal sahibi, malını veresiye değil, peşin satar ve anında
parasını alır. Bu durumda yapılan ticaret beyu`l iyne sınıfına
girmez. Çünkü iyne satışlarında esas olan veresiye satıp peşin
geri almaktır.
6.
Bankayı araya giren üçüncü şahıs kabul etmek, faize yeni bir
kılıf geçirip, müslümanların gözlerini boyamaktan başka bir şey
değildir.
Bu
iyne satışları zaten şüphe ile karşılanması gereken konudur.
Allah Resulü`nün asla hoş karşılamadığı bir işi yapmak, ya da
diğer müslümanları buna teşvik etmek, gözaçıkların ağızlarını
sulandıracak eylemlere girişmek ne kadar makbuldür acaba?
Durun, durun bir kere!...
Madem ki, banka bu ticarette üçüncü şahıs, neden siz aldığınız
maldan doğan fazlalığı mal sahibine değil de bankaya
ödüyorsunuz? Sizin beyul iyne anlayışınız bu mu?
Beyul iyneye göre, siz mal sahibinden malı veresiye almış
olmanız ve üçüncü şahıs olan bankaya peşin satmış olmanız ve de
evin tekrar ilk sahibine geçmiş olması gerekmez mi?
IV-
BANKANIN PARAYI SATICIYA ALICININ ELİ
DEĞMEDEN ÖDEMESİ
Faizcilerin sıkıştıkları yerde baş vurdukları bir oyun daha var.
Efendim!.. Banka, alınan evin parasını doğrudan satıcıya
öderse, bu faiz olmaz. Çünkü alıcının eli bu paraya değmiyor.
Demek ki, faizli işleri bir başkası benim için yaparsa ben
sorumluluktan kurtulabiliyorum.
Bakın şu işe!..
Burada çok berbat misaller aklıma geliyor; ama, utancımdan
buraya yazamıyorum. Terbiyem icabı ağzımı da bozamıyorum. Sadece
yahudilerin cumartesi günü balıkları tutup kaçamayacakları bir
su birikintisine hapsederek, pazar günü oradan çıkarıp yemeleri
neticesinde maymuna çevrilmelerini hatırlatayım yeter.
Ey
Allah`ın kulları!..
Bankanın mal sahibine ödediği para, faizi ile benim cebimden
çıkmıyor mu? Çıkıyor! Niye Ali Cengiz oyunu oynuyorsunuz? Ve
hangi kafa ile böyle bir oyuna bu dini alet ediyorsunuz? Utanma,
sıkılma gibi mefhumlar var!.. İnsanın tepesini attırıp sağlı
sollu konuşmaya niye zorluyorsunuz.
Ne
Allah korkusu var, ne de kuldan utanma duygusu...
El
Değmeden Ödeme
Ne
Allah Resûlü`nün devrinde, ne de koyun ile kurdu yan yana
otlatacak kadar adalete sahip Hz. Ömer devrinde yaşıyoruz. Biz,
bir milyon lira, hatta üç yüz bin lira için insanların koyun
gibi boğazlandığı bir devir ve yerde yaşıyoruz. Bunu
kafalarınıza not edin beyler!..
Bu
durumda banka, alıcının istediği parayı alıcının eline teslim
etmiyor. Hatta satıcının eline bile teslim etmiyor. Doğrudan
satıcının banka hesabına yatırıyor. Bu tedbir için yapılan bir
uygulamadır. Doğacak kötülüklere engel olmak için bu yola baş
vurulur. Yani, canın ve malın emniyeti için bu yapılır. Banka
meydana gelebilecek olayların sorumluluğunu yüklenmek istemiyor.
Zarara uğramayı hiç istemiyor.
Düşünün bir kere!.. Sırtında bir çuval para ile bankadan çıkan
bir adam elli metre ilerde soyuluyor. Neticede tasarlanan proje
suya düşüyor. İş yapılamadığı için de banka parasını tahsil
edemiyor. Banka bu gibi riskleri göze alabilir mi? Tabi ki,
banka emniyet için ne gerekiyorsa yapacak ve ne alıcının, ne de
satıcının eline çuval dolusu parayı teslim edecektir.
Böyle bir uygulamayı kendi lehlerine çeviren açıkgözler, faizi
helalleştirdiler. İnsanın midesini bulandıran, berbat bir tez
ortaya attılar: Bankanın parayı mal sahibine alıcının eli
değmeden öderse, bu faiz olmaz dediler.
İlmi, fikri, kabiliyeti ve engin görüşü olmayan insanların bu
tavırlarının altında iyi niyetin yattığı söylenemez. Delilsiz,
desteksiz atışların karavanaya gitmesi bile onları uslandıramaz.
Döner döner hep aynı şeyi tekrarlarlar.
El
Değmeyen Faiz Ve Servet
Bir
haramı bir başkası benim için işlerse, ben de bundan menfaat
sağlarsam, bu bana helal olur öyle mi? Böyle bir saçmalığa
karnım tok, çok şükür.
Ben
terbiye sınırlarını aşıp, bu düşüncede olanlara bir soru sormak
istiyorum.
Mayası bozuk birine: Git şu mahalledeki iki üç namussuz kadını
al! Falanca yerdeki evi de kirala ve orada bunların ticaretini
yap. Kazandığın paradan benim hakkımı da senin falanca semtteki
ticarethanenden ver desem, olur mu? Ya da kazandığın paranın
bana düşeni ile bana emlak al desem, olur mu?
Bankanın parası benim elime değmeyecek ama, bu borcu ben bankaya
ödeyeceğim. Ve bu servet bana helal olacak. Benim adıma yapılan
faizli muamele faiz olmaktan çıkacak. Bırakın bu lafları, Allah
aşkına!..
Böyle bir anlayışı, İslâm düşmanları dile getirmiş olsalardı,
onlardan başkası beklenemez der ve gereğini yerine getirirdik.
Fakat bütün bunlar İslâm adına yapılıyor.
V-
KULLANDIĞIMIZ PARALARDAN FAİZ OLUR MU?
Aşağıda zikredeceğimiz fetvanın altında imzası bulunanların
oluşturduğu fetva kurulundan birini biraz sıkıştırdığım zaman,
kullandığımız kağıt paralardan faiz olmaz dedi ve işin içinden
çıktı. Yahu ben mi yanlış dünya da yaşıyorum, yoksa dünya mı
yanlış zemine park etti? Öyle ya!.. Bir konuda iki doğru olamaz.
Müsteşriklerin yanında Öztürk ve Beyaz gibi yerli
müsteşriklerle harb edelim derken, bir de tepeden akıllılar
sardı etrafımızı.
Kullandığımız banknotlardan faiz olmaz.
Bu
düşüncede olan, hatta bu fetvanın çıkmasında en büyük paya sahip
olan birine, ben elimdeki araba anahtarını göstererek: Bu
anahtarı sana satıyorum. Bana bir altın verir misin dedim.
Afalladı. Yeryüzünde altın para mı kullanılıyor da, bana kalkıp:
kullandığımız paralardan faiz olmaz diyorsunuz. Her türlü
ihtiyacınızı yürürlükte olan paralarla göreceksiniz. Sonra ucu
size dokunmaya başlayınca da kullandığımız paralardan faiz
olmaz diyeceksiniz. Öyle şey mi olur?
İşinize gelirse imamlara müracaat ediyorsunuz. Para konusunda
niye müracaat etmiyorsunuz. İşiniz düşerse Ebu Yusuf, Ebu
Yusuf`tur. Ya işinize gelmezse, Ebu Yusuf`un para konusundaki
görüşleri de diğerleri gibi hiçbir şeydir. Ebu Yusuf`un
yürürlükteki paraların altın ve gümüşün yerine
kullanılabileceğine dair görüşüne niye kulak tıkıyorsunuz?
Yürürlükteki paraları altın ve gümüş yerine kullanırken hiç
sesiniz çıkmıyor. Hayır ben bunları kullanamam. Bunlar
geçersizdir demiyorsunuz. Her işinizi bu mevcut paralarla
görüyorsunuz. Bu paralara sahip olduğunuz için zengin de
sayılıyorsunuz. İcabında bu paralar sayesinde diğer insanlara
tepeden bile bakabiliyorsunuz; çünkü zenginsiniz. Yani bu
paralar sizi büyük göstermeye de yetiyor. Fakat konu menfaat
limanına demir atınca ciyak ciyak bağırmaya başlıyorsunuz:
Bu
kullandığımız paralardan faiz olmaz.
Niye
olmaz?
Efendim, faiz hangi maddelerde olur, bu belirtilmiş. Bu paralar
faiz alanına girmiyor.
Siz de haklısınız!.. Fakat şeytana pabucunu ters giydirme
planları ile uğraştığınız için artık düşünemez hale gelmişsiniz
dostlarım. Bu yüzden haklısınız diyorum. Asla doğrusunuz
demiyorum. Kafalarınız ancak bu kadarını kavrayabiliyor.
Neden burada da kıyas yapmıyorsunuz? Yapacağınız kıyas
aleyhinize olacağı için buna cesaret edemiyor musunuz? Hadi!..
Burada da kıyas yapsanıza!.. Her şey ortada. Hadislerde
bahsedilen altın, gümüş vesaire asıl, bugünkü kullanılan paralar
da feri`dir. Ortak illet de var. Size düşen görev ise, hükmü
ortaya çıkarmak.
Bu
çok mu zor? Ya da işinize mi gelmiyor?
Yürürlükteki Paralardan Alınan Fazlalık Faiz Olmaz mı?
Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz maddeleri alınıp
karşılığında fazla verilirse faiz olur. Fakat Türk lirası bu
maddelerden değildir. Bu sebeple Türk parasından alınan fazlalık
faiz olmaz sözünün doğruluk derecesi nedir?
Bu
soruya verilen cevabı beraber okuyalım:
Faiz, tembel tembel oturup başkalarının sırtından para kazanmak,
demek olduğundan birçok kimseye câzip gelmektedir. Fakat
toplumumuz ekseriyet itibariyle Müslüman olduğundan faiz yiyene
iyi gözle bakılmamaktadır. Bunun içindir ki, gerek faiz yemek
isteyen, gerekse faize karşı halktaki hassasiyeti kırmak isteyen
bazı kimseler faize çeşitli isimler takmakta meselâ faiz de
alışveriş gibidir demekte veya bu nevi fetvalar bularak
zihinleri karıştırmaktadır. Meselenin doğrusunu ise şöyle izah
edebiliriz.
Peygamberimiz (s.a.) bir hadislerinde: Altın, gümüş, buğday,
arpa, hurma ve tuz gibi maddelerin birbirleri ile
değiştirilmeleri, yani satılmaları halinde eşit ve peşin
olmaları gerektiğine işaret etmiş, aksi halde alınan fazlalığın
faiz olacağını beyan buyurmuştur.(70)
Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi alimleri bu hadiste
sayılanlara kıyas ederek bu altı maddenin dışında kalan
maddelerden alınan fazlalığın da faiz olduğunu ifade ederler. Bu
dört hak mezhebe göre faiz, akit yapan taraflardan birisine
herhangi bir mal karşılığı olmaksızın verilmesi şart koşulan
fazlalıktır. Cinsi ve miktarı aynı olan iki mal birbirleri ile
değiştirilirken taraflardan birisinin fazla vermesi faiz olur.
Bu tarife göre on bin lirayı on bir bin lira ile değiştirmek, on
bin lira borç verip on bir bin lira almak, on gram altını peşin
veya vadeli on beş gram altına değişmek faizdir.(71)
Ancak, Kur`an ve sünnetin zâhiri manasına göre hüküm veren
Zahirî mezhebi, hadisde sayılan altı maddenin dışındaki
maddelerden alınan fazlalıkları faiz saymamaktadır.(72) Zahirî
mezhebi hak bir mezheb olmakla birlikte hükümlerinde icmâ ve
kıyas yer vermedikleri için görüşleri sadece kitaplarda
kalmıştır. Günümüzde bu mezhebe bağlı olan çok az sayıda kimse
vardır.
Oysa
İslâm fıkhının iki mühim esası ve hakkında âyet ve hadis
bulunmayan bir çok hükmün kaynağı icmâ ve kıyastır. Bunun için
Zahirî mezhebinin hadisde sayılan maddeleri esas alıp kıyası
kabul etmeyen görüşleri dört mezhebin görüşüne uymamakta ve
eksik kalmaktadır.
Kaldı ki, yukarıdaki hadisde Bu altı maddenin dışındaki
maddelerden alınan fazlalık faiz olmaz şeklinde bir ibâre de
bulunmamaktadır.(73)
Bugün kullanılan kağıt paralardan faiz olmaz diyen görüş ile
muamelatta altın, gümüşle banknotlar arasında bir farkın
olmadığı, altın ve gümüşün olmadığı yerde bunlar gibi kullanılan
banknotların aynı işleme tabi olacağı görüşü hatırlatılarak, bu
iki görüş hakkında şeriatın hükmü sorulan Fakih Üstad Yusuf
el-Kardavi şöyle cevap veriyor:
Ben bu sorunun hükmünü soran kardeşimize ikinci görüşün doğru
olduğunu, bundan başka doğru görüşün olmadığını belirtmek
istiyorum. Buna göre banknotlar (kağıt paralar) aynen altın ve
gümüş yerine kaimdir. Dolayısıyla altın ve gümüş ile banknotlar
arasında herhangi bir fark yoktur.
Artık günümüzde insanlar altın ve gümüşü bırakıp işlemlerini
tamamen banknotlarla yapıyorlar. Peki insanlar banknotlarla
işlemlerini yapıyorlar diye altın ve gümüşe yönelmek
istemiyorlar diye İslâm hukukunda çok önemli bir yer tutan faiz
meselesini iptal mi edelim?
Bu
paralara sahip olan insanlar halk nazarında zengin sayılıyorlar.
Zenginlere farz olan zekat onlara da farzdır. Bu adamların altın
ve gümüşü yok diye fakir kabul edip onlara zekat verilir diyen
de yok. Biri kalkıp böyle bir şey söylese aptal ya da deli kabul
edilir. Evliliği helal kılmak için bu kağıtlar mehir olarak
verilir. Çünkü bunlar maldır.
Bir şey satın almak isteyen,
bunları karşılık olarakta verebilir. Çalıştırılan insana ücret
olarak da verilebilir. Yanlışlıkla birisi öldürüldüğü zaman
diyet olarak da verilebilir. Dolayısıyla öldürdüğü insanın kan
bedeli olur. Tüm muameleler bunlarla yapılabilir. Netice olarak
diyebiliriz ki, bu kağıtlar artık altın ve gümüşün yerini almış
durumdalar,
bunun aksi düşünülemez. Kimsenin bu konuda şüphesi olmasın.
Böyle olsaydı, kan parası olarak, kızına mehir olarak, sattığı
malın karşılığı olarak, ya da ev kirası olarak veya herhangi bir
mal yerine almaya razı olur muydun?
Evet onu nakit olarak gördüğümüz için muamelelerimiz de artık
nakit durumundadır. Şeriatın hükmüyle yöneten padişahlar da buna
karşı çıkmadıkları için, altın ve gümüş piyasada para olma
konumunu kaybetmiş ve yerlerini kağıt banknotlara bırakmıştır.
Ben hiçbir düşünürün bu konuda şüphe edeceğine ya da başkalarını
şüpheye düşüreceğini zannetmiyorum. Dolayısıyla kâğıt paradan,
karşılıksız fark almak da, vermek de kesinlikle faizin ta
kendisidir. Kim böyle yaparsa Allah ve Resûlünün açmış olduğu
bir savaşın içindedir ve kimde bu faiz anlaşmasına ortak olmuşsa
faizi yiyeni, yedireni, yazıcısını, şahitlerini lanetleyen
Muhammed (s.a.)`in diliyle lanetlemiştir.(74)
VI-
KİRASI FAİZ BORCUNU ÖDERSE...
Alın
size ipe sapa gelmeyen bir basitlik daha!.. Ben bunun hangi
ucundan tutup da kaldırayım? Hangi noktasını düzelteyim? Ne
diyeyim ey müslümanlar?
Başından beri aklımın almadığı nokta, burada da beynimi
tırmalamaya devam ediyor. Artık boğulmaya başladım. Tiksinmemek
elde değil.
Yahu!.. Siz kâr, zarar, kazanç, kaybetme, menfaat, cihad gibi
kavramlardan ne anlıyorsunuz? Üç günlük dünya sefası uğruna
neleri feda ediyorsunuz?..
Anlaşılan siz, katiline silah temin eden insandan başkası
değilsiniz. Başka bir ifadeyle siz intihar ediyorsunuz. Bu
intihara da Allah Teâlâ`nın dinini alet ediyorsunuz.
Bu durumda da zengin olan ve bizim kanımızı emen banka olmuyor
mu? Bu hükmü nereden çıkardınız? Kitap, sünnet ve icmâ ile
haramlığı sabit olan faizi meşrulaştırma gayreti size ne
kazandırıyor? İmam-ı Azam harbîden faiz almak caizdir dedi, biz
de harbiye faiz vermeyi caiz kıldık mı diyorsunuz?
Hani
kirası faizini öderse, alınan mülkün faizi helal olur diyen
deliliniz?
Hani
Ebu Hanife, harbîden faiz alınmasına cevaz verirken, parayı bir
silah olarak kullanma açısından ele almıştı? Fakat bugün,
harbîye faiz verilmesini normal görenlerse, bunun tam tersine
hareket ediyorlar.
Efendim: Kirası borcunu ve faizini ödüyorsa... ifadesini
kullanarak, faizi helal kılma gayreti içerisindeler. Fakat bu
sebep olunan fazlalığın birilerini yani faiz sistemi ile
çalışan, daha açıkçası geliri faiz olan bankayı zengin ettiğini
bilmiyorlar galiba.
Küfrü zengin etmenin caiz olduğunu birileri bana isbat edebililr
mi?..
Burada siz fazlalığı ev sahibine ödemiyorsunuz, aksine faiz
kurumuna ödüyorsunuz. Bununla siz, faiz sistemini ayakta
tutuyorsunuz. Bu evin değeri bana göre daha yüksek, onun için
daha fazla ödemek istiyorum deme şansınız yok. Zaman aşımından
ve alamadığı parasından dolayı ev sahibi zarara uğramıyor. Bu
nedenle ben ev sahibinin zararına ortak olmaya çalışıyorum deme
şansınız hiç yok.
Bu
kadar saçmalık yeter sanırım!..
Borcu Kira Öder Gibi Ödemek
Satın alınan evin bankaya olan borcunu ödemeyi ev kirası ödeme
ile kıyas yapınca bambaşka bir görüntü çıkıyor ortaya.
Hayret!..
Faizi faiz olmaktan çıkarıp, her şeyi mubah sayma alışkanlığımız
bize, yeni bir yol buldurdu. Kira olarak ödeyeceğimiz parayı,
banka faizi olarak ödememiz halinde caiz olurmuş. Yani -hâşâ-
faiz olmaktan çıkarmış.
Nerede deliller?..
VII-
ASIL SATICI BANKA MI?
Verilen fetvadan yola çıkarak bu soruyu soruyoruz. Çünkü
fetvanın sonuç cümlesinde: ...üçüncü şahıs olan banka satıcı
ile alıcı arasına girip, asıl alıcıya evi satan banka olduğundan
dolayı... ifadesi yer alıyor.
Gerçekte ise, bunun böyle olmadığı ortada. Yine bankanın
alışverişte üçüncü şahıs olmadığını da yukarıda belirtmiştik.
Konuyu kapatalım derken, bir de alıcıya evi satan asıl şahıs
olarak bankanın ortaya sürülmesi çıktı. Bu iddia hem korkunç,
hem de seviyesiz bir iddiadır.
Burada basit iki soru soralım:
1.
Banka gelip, Ey vatandaş! Sen ev almak istiyormuşsun. Ben ev
satıyorum diyor mu? Hayır!..
2. Ya da alıcı bankaya gidip: Ey banka! Ben, şurada bir ev
satın aldım. Senden de para satın alıp borcumu ödemek istiyorum.
Bana para ver mi diyor? Evet!..
Adam, bankaya gidip, bana faizle para ver diye yalvarıyor.
Faizin yüzdesini, ödeme süresini ve ödeme güçlüğü karşısında
kanunî sürecin işleme şeklini bankanın isteğine ve beşerî
kanunlara göre kabul ediyor. Sonra da, evi bana satan
bankadır, diyor.
Kimi
kandırıyorsunuz be adamlar? Allah sizden akıl ve fikri çekip
aldı mı yoksa?
Hani
delil?
Şunu bana lütfen açık açık anlatın!..
Banka araya giren üçüncü şahıs mıdır, yoksa asıl satıcı mı?..
Diğer bir ifade ile hem üçüncü şahıs, hem de asıl satıcı mı?
İpotek Bankanın Satıcı Olduğuna Delil midir?
Bankanın evi ipotek etmesini, borcu ödeyemediğiniz takdirde,
evin bankaya geçmesini delil kabul ediyorsanız hava alırsınız.
Bu ipotek, bildiğimiz rehindir. Fakat bu sattığı malın karşılığı
olan rehin değildir. Verdiği faizli paranın tekrar
kurtarılabilmesi için bir tedbir yani icra yoludur. Borcun
ödenmemesi halinde banka elbette eve el koyacaktır. İcra ile evi
sattırıp parasını kurtaracaktır.
Kimse darılmasın ama, biz galiba boş konuları tartışıyoruz. Ya
her şeyimiz elimizden alınmış, ya da el konulmuş durumdayken
biz, dinin orasını burasını yontarak Nasreddin Hocanın kazına
benzetmeye çalışıyoruz.
Daha
ne olabilir ki?..
Satış Ya da Faiz Sözleşmesi
Masa başında verilen fetva böyle olur işte. Banka ile yapılan
faiz sözleşmesini alır, satış sözleşmesi diye adama
yuttururlar. Çapanoğlu olmazsa da, Çapanoğlu`nun torunlarından
biri çıkar ve adam gibi bir soru sorar: Siz banka ile hangi
sözleşmeyi yaptınız? Satış sözleşmesi mi, faiz sözleşmesi mi?..
Avrupanın neresinde olursanız olun, emlak alırken satıcı ile
satış sözleşmesi, faizli para kullanacaksanız banka ile de
faiz sözleşmesi yaparsınız. Banka, bu alışverişte mal sahibine
ödediği parayı faizi ile alıcıdan
ister. Alıcıya ödeme planı ve miktarını bildiren banka, herhangi
bir sebepten dolayı iki, üç ay parası ödenmediği takdirde ipotek
altına aldığı emlake el koyar. Mahkeme yoluyla satılan bu
emlakten parasını tahsil eder.
Ne tapu denen belgede, ne de alım-satım belgesinde bankanın
satıcı olduğu yazılıdır. Hal böyle olunca, nasıl oluyor da banka
malı satan asıl kişi olarak lanse ediliyor? Hâlâ aklım
almıyor...
Anlaşılan birileri bizi öyle oynatıyor ki, neye uğradığımızı
bilemiyoruz.
Aslında ısmarlama fetva sözü bile küçük kalıyor burada. Fakat
daha fazlasını söylemeye de niyetimiz yok. Bu konuda fetva
verenleri daha fazla kızdırmış oluruz. İnatlarında daha fazla
direnmelerine sebep olmuş oluruz.
Biz bir yerlerde derin devlet arıyoruz. Derin devlet aslında
içimizde. Önce fert olarak ben yaptım oldu mantığından
vazgeçmeliyiz. Sonra dernek, vakıf ve partilerimizdeki derin
devleti ortadan kaldırmalıyız. Sonra da devletdeki derin devlete
karşı mücadele etmeye yüzümüz ve gücümüz olsun.
Para Verip Ev Alıyorum
Elimizdeki fetvanın sahibi olan Selahaddin Kip hoca ile 2002
yılı hac mevsiminde beraberdik. Hocayı gökte ararken yerde
bulmuştum. Mekkede enine boyuna konuşmayı denedim. Bu sorgulama
hoca isyanı basıncaya kadar devam etti.
Şunu baştan belirteyim ki; hoca, kapitalist ekonomiyi,
Avrupadaki banka sistemini, bankaların para transferindeki
emniyete verdikleri önemi bilmiyor. Hatta bir ara fetvanın İslam
ülkesi için de geçerli olduğunu söyledi. O an sesimi çıkarmadım.
Konuşmamız epeyce ilerledikten sonra bu kez ben: Bu fetva İslam
Devleti için de geçerli midir dedim. Evet geçerlidir dedi.
İslam ülkesinde faizle çalışan banka olur mu? dedim Olur
dedi?
Bu noktadan sonra boşuna çene yormanın ve tartışmanın anlamının
kalmadığına karar verdim. İslam Devletinde faizli bankanın
olamayacağını bilemeyen birine benim dil döküp, zaman harcamam
faydasızdı.
İslam Devletinde asla faizli muamele yapan kurum ve kişi
olamaz diyerek konuyu kapattım.
Para verip ev alıyorum diyordu devamlı...
Evet para verip ev alıyordu. Bunda haklıydı. Fakat evi ve parayı
nerelerden aldığını açıklayamıyordu.
Fetvasının da naslara dayandığını durmadan tekrarladı ama,
delillerin neler olduğunu asla ortaya koyamadı.
Sahibinden Ev, Bankadan Para Satın Almak
Evi ev sahibinden, parayı da bankadan satın alırsınız. Bu bir
gerçektir. Güneşin balçıkla sıvanamayacağı gerçeği kadar gerçek!
İpotek konulması, bankanın parayı doğrudan satıcıya ödemesi bu
durumu değiştirmez.
İpotek konulması, bankanın parayı doğrudan satıcıya ödemesi ile
asıl satıcının banka olduğuna hükmediliyorsa -ki öyle diyorlar-
bunun da düşünemeyen insanların içine düştükleri çıkmazdan başka
bir şey değildir deriz.
Evet ev alıp, para veriyorsunuz. Bunu anlıyoruz! Fakat parayı
nereden veya nasıl aldığınızı neden açıklamıyorsunuz? Başka bir
ifade ile, parayı da bankadan faiz ile satın aldığınızı niye
kabullenemiyorsunuz?
VIII- HARBÎYE FAİZ VERİLİR Mİ?
Çok
abes bir soru değil mi? Abes!.. Abes olduğu kadar da saçma bir
soru.
Yine tekrar ediyorum. Kitap, Sünnet İcma ve Kıyas ile sabittir
faizin haramlığı. Fakat, elimizdeki fetvada öyle bir kaygı yok.
Yani onlar, harbîye faiz verilir demişler. Müslümanın
darulharbde harbîden faizin fazlalığını alabileceğine cevaz
veren görüşleri delil sayarak müslüman harbîye faiz verir
hükmünü çıkarmışlar.
Onları da anlıyorum.
Nasrettin Hoca`nın tarlaya dikenli çalı tohumu ekmesiyle
başlayan borç ödeme planına benzeyen bir durumun faizi helal
kılmasını bekliyorlar. Buna göre, ben faizle ev alacağım. Sonra
bu ev pahalanacak ve sonunda kârlı ben olacağım. Öyle
olmayacağını matematik bile söylüyor. Aslında hiçbir menfaatin
faizi helal kılamayacağını biliyorlar. Fakat bunda neden ısrar
ediliyor anlamıyorum.
Sonunda müslüman bu anlayışla kârlı çıksa bile, bu ne Ebu
Hanife`nin, ne de İmam Muhammed`in görüşüne uyuyor.
Farâzi olarak onların kârlı çıkma düşüncesi gerçekleşmeden banka
köşeyi yüzlerce defa dönüyor. Mesele ev alan şahsın köşeyi
dönmesi değil, harbînin bu işten zararlı çıkması, hatta
batmasıdır. Ne yazık ki, bunlar silahın hep geri teptiğini
göremiyorlar.
Bir müslüman, Almanya`da 100 bin marka bir ev aldı. Faizi ile
tam 154 bin mark ödeyecekti. Dört buçuk sene faiz ödedi. Ev
dört buçuk yıl boş kaldı. Allah içinde oturmayı da nasip etmedi.
Ve dört buçuk yıl uğraştan sonra 75 bin marka ancak satabildi.
30 bin marktan faza tamir parası ödemişti. Ve zararı 67 bin
mark.
Buyurun beyler!.. Alın, sizin tezinize uygun bir misal. Hadi
açıklayın...
Avrupa gibi bir kıtada faizsiz banka sistemi yürürlüğe konulmaya
çalışılırken, faizsiz satış yapan mağazalar varken, İslâm adına
birileri faizi helal sayma gayreti içindeler. Kitabı ve Sünneti
inkar etme ve ettirme gayreti içindeler.
Bunları ne ile izah edelim?
Dârulharbte Faizsiz Banka Ve Ticarethane
Commerz Bank Avrupada faizsiz banka kurmanın yollarını arıyor.
Almanya`nın Ratingen şehrinde Masa adında bir mağaza vardı.
Vadeli satışlardan faiz talep etmiyordu. Peşin de alsan,
veresiye de alsan, aynı parayı ödüyordun. Ben bu mağazadan ev
eşyası almış ve taksitle ödemiştim. Etiketinde ne yazıyorsa onu
ödedim. Taksitlerin miktar ve sürelerini de ben kararlaştırdım.
Onlar, sadece olur dediler.
Pro-Markt isimli bir Alman firması faizsiz satış yapıyor.
Yalınız onlar bir süre sınırı koymuşlar. Dokuz ay içerisinde
ödemek şartıyla istediğiniz eşyayı peşin fiyatına veresiye
alabiliyorsunuz. Fakat dokuz içinde ödemediğiniz takdirde faiz
olayı devreye giriyor.
Haydi cevap verin! Harbî benden para kazanmak için kendi
sisteminden taviz verip, beni memnun edecek yolları denerken,
bizim nam-ı diğer ulemamız, faizi serbest bırakma peşinde
koşuyor. Beni çıldırtan bu aymazlık ve basitliklerdir.
Artık insan oluşumdan utanıyorum.
Elin
kâfiri benim arzu ve isteklerimi yerine getirmek için can
atıyor, benim insanım ise, Allah`ıma, Kitabıma, Peygamberime,
dinime ve insanıma savaş açma noktasına geliyor. Kaderin
cilvesine bakın!
İslam Toplumu Milli Görüş (İGMG)`ün Fetvası
Milli Görüş Fetva Kurulunun verdiği fetva şöyle:
Avrupa`da cami ve ev almak, alışverişin bir nev´i olan
beyu`l-iyne yolu ile olmaktadır. Bu tür alışveriş faiz
değildir. Faizi Allah haram kılmıştır. Hiç kimse onu helal
kılmaz.
Birinci delil: Beyu`l-iyneyi bazı alimler şöyle açıkladılar.
Muhtaç olan bir kişi para sahibinden on dirhem borç istediğinde,
para sahibi, ben ancak şu eşyayı (değeri on dirhem olan) sana
veresiye ile oniki dirheme satarım. Muhtaç kabul ediyor ve o
eşyayı on dirheme satıyor. Bu on dirhemle ihtiyacını görüyor.
Tesbit edilen sürede para sahibine on iki dirhem veriyor. İmam-ı
Azam`ın talebesi olan İmam Yusuf şöyle buyurdu: Bu alışveriş
caizdir. Mekruh bile değildir. Sebebine gelince, birçok sahabi
(r. a.) bu şekilde alışveriş yapmışlardır, bu alışverişi
övmüşlerdir ve bunu faizden kabul edip saymamışlardır.
(İbni Âbidin, V, 325-326, Beyrut)
Beyul iyne bir kaç kısma ayrılır.
Birinci kısım:
Şahıs malını peşin fiyatla değil
veresiye sattığı için bu adı almıştır. İmam-ı Azam`a göre bayi
ile müşteri arasına üçüncü şahıs girerse bu tür alışveriş
kerahatsiz caiz olur. İmam Şafiî de bu görüşü kabul etmiştir.
Misali: Paraya ihtiyacı olan kişi, mal sahibine giderek on
dirhem kıymetinde olan aynı malı on iki dirheme veresiye alıyor.
Aynı malı çarşıda peşin para ile on dirheme satıyor. Elde ettiği
on dirhem para ile ihtiyacını gideriyor. Tesbit edilen süreç
içinde mal sahibine on iki dirhem götürüp veriyor.
İkinci kısım:
Mal sahibi on dirhem kıymetinde
olan malını müşteriye bir sene olmak şartıyla on iki dirheme
satar ve aynı malı müşteriden geri on dirheme peşin olarak satın
alır. Bu ikinci kısım hakkında fakihler ihtilaf etmişlerdir.
İmam Muhammed´e göre kerahatle beraber caiz olduğu tesbit
edilmiştir. İmam Yusuf`a göre bu tür alışveriş haram olmamakla
beraber tenkit edilmiştir. Hülasa satıcı malını müşteriye satıp
müşteri de o malı kabz edip yerinden nakil etmeden aynı malı
sahibine aldığı fiyattan daha aşağı peşin satarsa, bu alışverişi
bazı fakihler tenkit etmişlerdir. Bu kısım Beyu`l-iyne, İmam
Malik ve İmam Ahmed bin Hanbel tarafından kabul edilmemiştir.
Cevazına kail olunmamıştır.
Bu
konudaki görüşleri beyu`l-iyne bölümünde ele almıştık. Allah
Resûlü`nün bu konudaki tavır ve tavsiyeleri bunlarla örtüşmüyor.
Burada anlatılanlarla bankadan alınan kredinin arasında hiçbir
ilgi yok. Yani iyne satışları ile banka faizi arasında bağ
kurmaya çalışmak, öküzden süt sağılabileceğini iddia etmek kadar
gülünçtür.
Mal
sahibinin parasını peşin aldığını da bilmediklerini
söylemesinler, lütfen.
İkinci delil:
İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed`e göre, İslâm olmayan bir
memleketde faiz ve harbîlerin malı haram değildir. Ve
kandırmadan almak helaldir. (El-Bahri.r-Raik, VI, 147)
Bu
delilde sadece faizdeki fazlalığı müslümanın alabileceğine cevaz
veriyor. Ya fetvayı verenler?!..
Üçüncü delil:
Meşru olmayan muamelelerde eğer karlı müslüman olur ise, o
muamele caizdir. Ancak muamelede zararlı müslüman olur ise caiz
değildir. (Fethu`l-Kadir, 176, Mısır.)
Bu
delil ise, ikinci delilin devamıdır. Kaynakları iyice ve
anlayarak okumadıklarını söylemek mümkündür. Ayrı bir delil
saysak bile, bu delil de fetvayı verenlerin aleyhinedir deriz.
...eğer kazanan müslüman olur ise... olmalıdır. Bu cümlede:
kazanmanın yerine kâr etme kelimeleri alınarak muğlak bir
anlam yükleniyor. Çünkü benim bir kârıma karşılık kâfir bin kâr
ediyorsa, buna ben kazanıyorum diyemem. Ben bankaya faize
verdiğim 100 markımdan bir yılda 10 mark kâr ederken, banka 75
mark kâr ediyor. Yani ben de kâr ediyorum, banka da. Fakat
kazanan kelimesi ile bir tarafın kazançlı olması ifade ediliyor.
Onun için kâr kelimesinin kullanılmasını doğru bulmuyoruz.
Dördüncü delil:
Mekke fethinden önce Hz. Abbas müşriklerden faiz alıyordu.
Peygamberimiz bunu biliyordu. Müdahale etmedi. Feth-i Mekke`den
sonra Hz. Abbas`a yasakladı. Çünkü Mekke darulislâm oldu.
(İmam Serahsi,Fethu`l-Kadir, XIV, 57, Mısır)
Kendi dilleri ile kendilerini yalanlama diye buna denir işte.
Hz. Abbas Mekke`de faiz alıyordu, vermiyordu. Bu hangi düşünceye
göre, bu fetvaya delil kabul ediliyor acaba? Lütfen anlayan bana
da anlatsın.
Hz. Abbas müşriklerden faiz alıyordu diyeceksiniz, sonra da
müslümanın kâfirlere faiz vermesi caizdir manasını
çıkaracaksınız. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
Bu
olay, benim bankaya verdiğim faizi nasıl caiz kılıyor acaba?
Beşinci delil:
Hanefi mezhebinin alimlerinden Molla Hüsrev
(r.a. ) şöyle diyor: Bu kavli şerif için, yani darulharbte
müslüman ile harbî arasında faiz olmaz. Darulharbte müslüman ile
harbî bey-i fasid ile alışverişte bulunmaları caizdir. Bunu
Zeylai de kitabında zikretmiştir. Tahkiken onların (gayri
müslimlerin) malları darulharbte müslüman için mubahtır.
(Daru`l-Hukkam fi Şerhi Gureri`l-Ahkam, II, 59, İstanbul, 1258.)
Bu
delil Ebu Hanife`nin görüşünün tekrarıdır. Yine dikkat ederseniz
burada da fazlalığı müslümanın alması gerektiği ortaya çıkıyor.
Bu delil de fetvanın aleyhine.
Altıncı delil: Mebsut adlı kitapta müellifi dedi: Mekhul (r.
a.) tarafından zikir edilen hadisde Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu:
Müslümanlarla dârulharb ahalisi arasında darulharbte faiz
yoktur. Bu hadis mürsel
olmakla beraber Mekhul denilen sahabi hem fakih hem de güvenilir
bir kişiliğe sahibdir. Bu evsafda bulunan kişiden mürsel hadis
nakil olunsa dahi makbuldür. Bu hadis, İmâm-ı Âzam ve İmam
Muhammed`e bir kaynak teşkil etmektedir.
(İlau-s-Sünne XIV, 313)
Bu
hadise İmam-ı Azam ve Muhammed`den başka itibar eden kimsenin
bulunmadığı biliniyor. Önce bunu belirtelim.
Etrafında kıyamet koparılan ve görüşlerin temelini oluşturan bu
hadisi ayrıca bir delil olarak sunulmasına gerek var mıydı? Ebu
Hanife`nin görüşüne temel teşkil eden ve diğer delillerin
kaynağı olan hadis, niye ayrı bir delil olarak ortaya sürülüyor?
2.,
3., 5. ve 7. deliller birleştirilip, bu hadisin altına
eklenseydi, daha inandırıcı ve etkili olurdu. Her kitaptaki
ifadeleri ayrı bir delil olarak almak gerekirse, ben size
yüzlerce delil sunarım.
Yedinci delil:
Hulâsa Ebu Hanife ve İmam Muhammed
(Allah kendilerinden
razı olsun) mezhebinde meşhur olan darulharbte müslüman ile
harbî arasında kerahatsiz olarak faiz ve fasid olan muameleler
caizdir. Nitekim Mebsut ve Bedai adlı kitablarda aynı
hüküm zikredilmiştir.
(İlai`s-Sünne, XIV, 344; Fetavai Kadıhan, III, 607;
Fetevai`l-Hindiyye, III, 316; Fethu`l-Kadir, VII,
38; Haşiyetu`t-Tahtavi Ala Durri`l-Muhtar, III, 112; İbni
Abidin, IV, 240; Mecmuu`l-Enhur, II, 90)
Dönüp dolaşıp aynı kapıyı çalmasanıza kardeşim. Devamlı
tekrarlamayı yeni bir delil saymakla neyi hedefliyorsunuz. Yeter
artık be... Kaynak İmam-ı Azam`dır. Aynı ifadeleri devamlı
tekrarlamak ne kazandırıyor size?
Hanefî ulemâsını arka arkaya sıralamak marifet olmasa gerek.
Fetvanız ile bütün müslümanlara hitap ettiğinizi unutuyorsunuz.
Bunu hoş karşılamadığımı belirteyim. Aynanın ön yüzündekileri
okuyup, arka yüzündekileri göstermeyi de buna ekleyecek olursak,
bu iş bir çıkmaz sokak haline geliyor.
Bu
deliller ile verilen fetva arasında hâlâ bir bağ kuramıyorum.
Çünkü bütün deliller faizden fazlalığı müslümanın alması
yönünde.
Sonuç, Ya da iddia ve fetva:
Milli Görüş Fetva Kurulunun verdiği fetva şöyle son buluyor:
Bizim iddia ettiğimiz Beyu`l-İyne, üçüncü şahis olan banka
satıcı ile alıcı arasına girip, asıl alıcıya evi satan banka
olduğundan dolayı, yukarıda zikrettiğimiz delillerde İmam-ı
Azam`ın görüşüne göre, üçüncü şahıs araya girince, bu tür
alışveriş ile cami ve evlerin alınışı kerahatsiz caizdir.
Hop
dedik beyler!.. Hoooop!..Ya da durun beyler!.. Durun!...
Fetvada neler yaptığınıza geçmeden önce şu beyul-iyneyi
misallerle bir daha anlatayım:
1
Şahıs:
Malın ilk sahibi ve malını veresiye satan kimse.
2
Şahıs:
İhtiyacı olan parayı borç olarak birinci şahıstan isteyen ve
ondan fiyatı seksen olan bir malı yüze alan kimse.
3. Şahıs:
İkinci şahsın yüze aldığı malı seksene sattığı kimse. Bu üçüncü
şahıs da seksene aldığı malı yine seksene birinci şahısa
satıyor. Onun işi sadece hamallık. Yeni adı ile konu
mankenliği...
Bu
iyne ticaretinin serüveni. Şimdi de banka faizi ile ev almanın
beyul-iyne ile ilişkisine bakalım:
1
Şahıs:
Evin ilk sahibi ve evini ikinci şahısa peşin para ile satan
kimse. Bu şahıs evinin değerini peşin olarak alıyor.
2
Şahıs:
Evin ikinci ve son sahibi. Yani evi veresiye değil, peşin alıyor
ve üçüncü şahısa satmıyor. Üstelik bankaya faiz ödüyor. Çünkü o,
evi alabilmek için bankadan para satın alıyor.
3. Şahıs:
Burada üçüncü şahıs olan banka evi satın alması ve aldığı evi,
evin ilk sahibine peşin satması gereken kimse. Üçüncü şahıs
denilen banka, ikinci şahısa para satıyor. Faiz alıyor. Ev de
ikinci şahısda kalıyor.
Şimdi başınızı avuçlarınızın içine alın ve düşünün!.. Adı geçen
beyul-iyne, yani veresiye sattığı malı peşin geri alma ticareti
ve banka faizi ile emlak almayı mukayese edin lütfen. Şahısları
karşılaştırın! Yapılan ticaretlerin birbirine uygun olup
olmadığını bulmaya çalışın! Taşları yerlerine oturtmaya çalışın!
Ben
bir benzerlik bulmak için iki yılımı harcadım, fakat hiçbir
benzerlik bulamadım. Taşları asla bir araya getirip, yerlerine
oturtamadım. Kendimi fetvayı verenlerin yerine koydum ve onlar
gibi düşünmeye çalıştım. Bu yüzden bir yıl önce bir sabah bu
kitabı matbaaya verdim ve akşam geri aldım. Bu şekilde hem
düşünmeye zamanım olacaktı, hem de fetva kurulundan istediğim
cevabı bekleyecektim.
Cevap gelmedi. Şüphelerim de sona ermeye başladı. Salahaddin Kip
hoca ile Mekkede yaptığım tartışmadan sonra daha da rahatladım.
Kitabı bastırmaya karar verdim. Çünkü haklılığıma son derece
inanmıştım. Hiçbir şüphem kalmamıştı.
Şu
gece yarısı Allah ile baş başa kaldığım anda, ta içimden gelen
bir coşku ile haykırarak söylüyorum bunları. Asla haklı ve doğru
tarafları yok bu adamların.
Var
diyorlarsa, toplarız bir alimler heyeti. Müslümanlar şahid,
Allah Teâlâ ve Rasûlullah Muhammed Mustafa (s.a.v.)de hakim
olurlar. Gerçek hüküm nedir bulmaya çalışırız.
Ben
Allah Teâlânın izni ile hazırım. Ya onlar?!
Lafı daha fazla uzatmadan Milli Görüş Fetva Kurulunun bu fetva
ile neler yaptıklarına ve hangi boş lafları ettiklerine gelelim.
Muhterem Efendiler!..
1- Önce faizin helalliğini isbat etmeye çalıştınız. Fakat İmam-ı
Azam`ın görüşünün tam tersi istikametde karar kıldınız. O,
faizden fazlalığı müslümanın alması gerektiğini savunurken, siz
faizden fazlalığın harbîye verilmesine caizdir dediniz. Yani
yeni bir hüküm icad ettiniz. Allah korusun!..
Yukarıda saydığınız bütün deliller fetvanızın aleyhinedir.
Onları buraya almış olmanız, sizi haklı çıkarmıyor. Aksine
haksızlığınızı ellerinizle sergilemiş oluyorsunuz.
Küfredenlerden müslüman faiz alır mı, almaz mı sorusuna cevap
arayacağınıza, darulharbde müslüman kafirlere faiz verir mi,
vermez mi sorusuna cevap aramanız gerekirdi.
2-
Bu da yetmedi, beyu`l-iyneyi, yani veresiye sattığı malı peşin
geri almayı fetvanıza temel teşkil etmeye kalktınız. Bunda da
başarılı olamadınız. Çünkü bu iyne satışları ile fetvanıza konu
olan faiz ile emlak alma arasında zerre kadar ilgi yoktur.
Üstelik de para tacirleri veresiye satışçı olarak nitelenemezdi.
Çünkü ev, emlak sahibi peşin para ile satış yapıyor ve parasını
anında alıyor. Bu satış işleminde beyu`l-iyneye asla yer yoktur.
Yani bu satışın beyu`l iyne ile alakası yoktur.
3-
Sonra bu yetmemiş olacak ki, yeni bir oyuncak buldunuz. Yani
bankayı araya giren üçüncü şahıs olarak kabul ettiniz. Bunu da
beyu`l-iyne ile bağlantılayıp servise sürdünüz. Hayır!.. Bu
üçüncü şahıs benzetmesi de iyne satışlarındaki üçüncü şahısla
birbirine benzemiyor.
Beyu`l-iynedeki üçüncü şahıs, malın son sahibidir. Burada üçüncü
şahıs olduğu ileri sürülen bankanın böyle bir vasfı yok. Üçüncü
şahıs anlayışına göre, mal ikinci şahısdan çıkıp bankaya geçmesi
gerekiyor. Böyle bir satış akdi yok ortada.
4-
Son olarak da, bankayı asıl satıcı ilan ettiniz. İşte bu son
iddianız da benim beynimi patlatmaya yetti. Yahu kardeşim! Siz
neye dayanarak bu tezi öne sürüyorsunuz?
Banka alışverişte hem üçüncü şahıs, hem de emlakı satan asıl
şahıs. Gel de çık işin içinden, ya da gülme Ali Cengiz
oyununa!.. Kardeşim şuna bir karar verin! Nedir bu banka? Asıl
satıcı mı, üçüncü şahıs mı? Bir cümle içerisinde bile kendinizi
yalanlıyorsunuz. Çıkmaza giriyorsunuz...
Her
paragraf, her cümle, hatta her kelime ayrı bir yanlışı
beraberinde getiriyor. Yukarıda açıkladık, ama yine de
değinmeden edemeyeceğiz. Banka asıl satıcı asla olamaz. Sen ev
sahibi ile satış anlaşmasını yaptıktan sonra para bulmak için
bankaya koşuyorsunuz. Onunla da faizli borç anlaşmasını
yapıyorsunuz. Bunun asıl satıcı ile ne alakası var? Ev sahibi de
asıl olmayan satıcı mı?
Banka ve bankerlere hiçbir kimse başka roller biçmesin. Kağnıyı
yokuşa sürmeye de gerek yok. Bankadan para alıp faiz
veriyorsunuz. Bankadan bal gibi para satın alıyorsunuz.
Yukarı da belirttiğimiz halde yine tekrar edelim:
Alıcı satış anlaşmasını evin sahibi ile yapıyor ve ev sahibi
parasını peşin alıyor mu? Evet!.. Satış anlaşmasından sonra
alıcı bankaya müracaat edip faizle para talep ediyor mu? Evet!..
Banka alıcının istediği paranın karşılığı olan faizi hesaplayıp,
ödeme planlarını alıcının kabulüne sunuyor ve kabul ettiriyor
mu? Buna da evet!.. Bu kadar evetin toplamından hayır çıkar
mı? Elbette çıkmaz...
Aaa!
Bir de ipotek meselesi var. Bu da kefil yerine geçiyor. Ya da
bizdeki adı ile rehindir.
Şimdi lütfen söyleyiniz! Bütün bunların faizi bize helal
kıldığını hangi hükümlere dayanarak söyleyebilirsiniz? Bir de
bankaya faiz ödeme olayı ile bu anlattıklarınız arasında nasıl
bir bağ kurdunuz?
Şimdi de fetvadaki eksikliklerle yanlışlar üzerinde duralım.
Fetvadaki Eksiklik Ve Yanlışlar
Allah Teâlâ`nın izni ile elimizdeki fetvadaki eksiklik ve
yanlışları dilimizin döndüğü kadar ortaya koymaya çalışacağız:
1.
Fetvada bir genel serbesti hakim. Dârulharbde yaşayan
müslümanlar arasında, yada müslüman olup da dârulislâma hicret
etmeyen müslümanlar arasında caiz olup olmadığı açık değil.
2. Ebu Hanife ve İmam Muhammed`in görüşüne göre, faizdeki
fazlalığın müslümanın alması gerektiği görüşü nazarı dikkate
alınmamıştır. Faizin haramlığı Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas ile
sabit olduğu halde, müslümanın faiz ödemesi caiz görülmüştür. Bu
şekilde Allah Teâlâ, Resûlullah ve Kur`an-ı Kerim`e savaş
açılmıştır.
Yani delillerde Ebu Hanife ve İmam Muhammed`in görüşüne göre,
müslümanın harbîden faizin fazlalığını alabileceği isbat
edilmeye çalışılırken, sonuç bölümünde tam tersi istikamette
karar verilmiştir.
3.
Dârulharbde faizin caiz olduğunu söyleyen ve buna delil
arayanlar, Ebu Hanife ve İmam Muhammed`i kendi görüş ve
emellerine alet etmişlerdir. Halbuki, bu müctehidler harbiye
faiz ödenebileceğine dair asla görüş belirtmemişlerdir.
4. Beyul-iyne ile banka faizli para kullanarak ev, camii vs.
alımı arasında bir bağ yoktur. İyne satışları da asla müslümana
göre değildir. Faizi meşrulaştırmaya yönelik tavır içinde
olanların başvurdukları hileli bir yoldur.
5.
Banka, satıcı ve alıcı arasına giren üçüncü şahıs değildir. Bu
üçüncü şahıs meselesinde faize yeni bir kılıf uydurma çabasının
varlığı yukarıda açıklanmıştır.
6.
Fetvanın son paragrafında belirtildiği gibi, cami ya da evi bize
satan banka değildir. Onu para bulmak için alıcı araya sokar.
Bankanın işi para ticaretidir. Banka: Ben emlakçıyım. Senin
alacağın evi erken davranıp, ben satın aldım. Şimdi sana kârı
ile satıyorum deme şansına sahip değildir.
7. Diğer taraftan dârulharbde müslümanın harbîden faiz
alabileceği görüşünü ön plana çıkaracak olursak; bu durumda
karşı görüşlere asla yer verilmemiştir. Fetvayı verenler, iki
milyar müslümanı ilgilendiren bir konudan söz ederken, dünyada
sadece hanefî mezhebinin varlığını kabul eder duruma
düşmüşlerdir.
8. Müslümanın harbîden faiz alması halinde bile yine müslümanın
aldanacağı konusu asla araştırılmamıştır. Faiz kurumlarının
kasasından çıkan her bir kuruşun, kat kat geri dönüşü hiç
hesaplanmamıştır.
9.
Faiz yoluyla müslümanın cebine giren ve çıkan her kuruş, geri
tepen bir silahtan başka bir şey olmadığı akla getirilememiştir.
Niçin Böyle Bir Fetva?
On
beş asırdan beri kimsenin aksini savunmadığı, hiçbir gaye ve
tasanın helal kılma gerekçesi sayılmadığı faiz, bugün çeşitli
sebepler ileri sürülerek helal kabul edilir hale gelmiştir.
Böyle bir eylem, fıkhı bir hükmü ortaya çıkarmak değil, tağut
düzenleri ile barışma merasimleri düzenlemektir.
Anadolu da evin en güzel kızını görücüye çıkartıp, gelin alma
anında çirkin olanını gelin alayına teslim etme açıkgözlülüğünü
gösterenleri milyonda bir olsa da bazen görürüz. Ondan sonra
seyreyleyin gümbürtüyü... İşte bu da onun gibi bir şey.
Yukarıda verilen fetvanın delillerinde müslümanın harbiden faiz
fazlalığını alabileceği isbat edilmeye çalışılırken, sonuç
bölümünde her şey tam tersine döndürülüyor ve müslüman harbiye
faiz verir deniliyor. Aynen görücüye çıkan kız ile gelin giden
kızın aynı kız olmadığı gibi...
Yani!.. İmam-ı Azam ve İmam Muhammed (Allah onlardan razı
olsun)`in müslümanın lehine olan görüşlerini alıp müslümanın
aleyhine işleyen bir faizi dayatmanın altında yatan nedir? Niye
görücüye çıkan kız ile gelin giden kız aynı değil. Bu iki
müçtehidin savundukları ile sizin savunduklarınız neden aynı
değil? Niye armut ağacından elma topladık deme ihtiyacı
hissediyorsunuz? Bir de birdenbire pat diye neden, nasıl, niye
ortaya çıktınız?
Beyler!..
Siz daha önce bu dünyada yaşamıyor muydunuz? Madem ki, Avrupa
ülkelerinde müslümanlar, bankalara ve bankerlere faiz
ödeyebilirdi de, niye daha önce bunu ortaya koymadınız? Niye bu
kadar zaman beklediniz? Bulduk demek için bu kadar yıl
beklemenize gerek var mıydı?
Bulduk diye birden bire ortaya çıkmak da ne demek oluyor diye
sormamız yerinde olmaz mı? Bulduklarınız bari işimize yarasa!..
Gençliğin İmanını Kurtarmak
Öğrendiğim kadarı ile böyle bir fetva vermenin sebebi gençlik,
gayesi de gençliğin imanını kurtarmakmış. Gençliğin imanını
faizi helal kılmak, bu zavallı milletin birikimlerini çarçur
etmekle kurtarabilecekseniz, sizlere kutlu olsun diyelim.
Fakat unuttuğunuz bazı konular var. Bunları asla hesap
etmediğinizi söyleyebilirim. Hatta birçok yönden gençliği ölüme;
kalp ve beyin ölümüne terkettiğinizi de söyleyebilirim.
Gençliğin katili olduğunuzu da isbat etmek zor değil...
Elinizdeki fetva ile gençliğe neler yaptığınızı anlatmaya
çalışalım:
1.
Haram yoldan helale ulaşılmaz.
2.
Haramın hizmeti ile hayırlı bir sonuç elde edilmez.
3.
Sizin fetvanız sayesinde kurtarmak istediğiniz gençlik sevgiden
mahrum kalacaktır. Çünkü size para yetiştirmek için babalar,
hatta analar bile çok çalışmak zorunda kalacaklar. Bu da
çocukların sevgi ve şefkatten mahrum kalmaları demektir.
4.
Bu gençlerin ana-babalarının alın terlerini sokağa atıyorsunuz.
5. Babalar, faizle alınan bir caminin faiz parasını ödeyebilmek
için daha çok çalışacaklar, gerekirse çocuklarının ekmeğini ve
harçlığını kısacaklar. Bu durumda da çocuklar daha kötü yollara
sevkedilmiş olacaklar. Aileye isyan, hırsızlık, fuhuş
artabilecek belki de.
Bu ve bu gibi sebeplerden dolayı siz gençliğe hizmet etmiyor
aksine zulmediyorsunuz. Buyurun, aksini bana izah edin.
Ellerinizi öpmezsem namerdim. Şunu bilin ki!.. faiz pisliği ile
örüp yükselttiğiniz o cami ve ev duvarları size ne dünyada, ne
de ahirette fayda sağlayacaktır.
Kıyas yaptınız değil mi? Ama ne kıyas?.. Açlıktan ölmek üzere
olan bir insan, ölmeyecek kadar domuz eti yiyebilir. Siz de
kaybolmakta olan gençliği bununla kıyas yaptınız ve faizi helal
kıldınız. Faizin ruhsatı olmadığını da hesaba katmadınız. Biz
yaptık ya da dedik oldu borusunu öttürmenin zevkini
tadıyorsunuz.
Gençliğin imanını kurtarma adına faizi helal kılma yetkisini
nereden aldınız? Siz hüküm koyucu musunuz? Hâşâ!..
Benim bildiğim tek sebep ve deliliniz bu. Başka çıkış yolunuz da
yok, bakış açınız da...
Azimet Ve Ruhsat
Bu eserin notlarını okuyan sevdiğim bir dostum ve dava
arkadaşım; Sen azimete sarılmışsın, onlar da ruhsata
sarılmışlar dedi. Ben de acaba diye düşünmeye başladım.
Ruhsat, azimet için kullanılacak malzemenin tükendiği ve takatin
bittiği yerde başlar. Su gözükünce nasıl teyemmüm bozuluyorsa,
azimetin malzemesi var iken de ruhsat yok olur. Bu konuda bir
değil bir düzine malzeme mevcut.
Halbuki burada faize daimi bir meşruiyet kazandırma gayreti var.
Ruhsatta sınır bellidir. Azimete sarılmak ise kat kat sevaba
nail olmaktır. Bu ve benzeri fetvalarla hayatın her alanında
faize meşruiyet kazandırılıyor. Onlar belki bunun farkında bile
değiller. Fıkhın hiçbir yerinde faizin ruhsat alanına girdiğini
asla okumadım, bilmiyorum.
Gençliğin imanını kurtarma adına faize helal demeleri de ruhsata
sarıldıklarını tasdik ediyor fakat, bu ruhsat verme konusu doğru
bir yol mudur? Doğru ise, niye ruhsatı gerektiren hal, ya da
zarurete giden yol açıklığa kavuşturulmuyor?
Faiz konusuna ruhsatı hangi hukukî açıdan verebiliriz? İslam
Hukuku faiz için böyle bir ruhsata izin veriyor mu?
Faizden fazlalığı müslümanın alabileceği konusunda cumhura
karşılık İmam-ı Azam ile İmam Muhammed yalnız kalırken, bütün
deliller kâfire faiz ödenmesine geçit vermezken, bu ruhsat işi
de nereden çıkıyor?
Defalarca tekrarladım. Yine tekrar ediyorum, faizde ruhsat yok.
Azimetin gereğini bile yerine getirmeyen ve yerine getirilmesine
izin ve fırsat vermeyen sizler, hangi hakla ruhsattan
bahsedebiliyorsunuz?
Bu
mazlum gurbetçilerin birikimlerini küfredenlere altın tepsilerle
sunmanın anlatılacak ve savunulacak hiçbir yanı yoktur. Buna
kılıf aramaya, fıkhı saçmalıklara merdiven yapmaya kimsenin
hakkı da yoktur.
Birkaç saniyeliğine ruhsatınıza evet diyelim. Evet diyelim de
hemen soralım. Siz azimeti sonuna kadar kullandınız mı ki,
ruhsattan bahsediyorsunuz?
Ben
daha önce size bir sürü yol gösterdim. Hangisini denediniz de
sonuç alamadınız? Sırça saraylarda oturup, lüks arabalarla
gezip, bu teşkilattan üç dört kişinin kazancından daha fazla
maaş alıp, krallar gibi yaşayıp da ruhsattan bahsetmek müslümana
uymuyor. Konuşanı, akıl vereni, saçmalıklarınıza karşı çıkanı
korkutmak, susturmak, linç etme yetkisini nereden alıyorsunuz?
Bu
gariban milletin sırtında gezecek, ama onlara hizmet
etmeyeceksiniz. Din adına yola çıkacak, ama dini tahrif etmeye
kalkacaksınız. Sizi aşan ve yanında ezildiğiniz müslümanları
anında harcayacaksınız. Yanlışlarınızı fısıltı halinde bile
dillendirenleri hâşâ- aforoz edeceksiniz. Komünistlerin deyimi
ile bir öz eleştiri yapmaktan başka çareniz yok artık. Bu dava
adına şimdiye kadar Türkiye de ve Avrupada harcananların
hesabını vermek ya da Allah`dan affınızı dilemek zorundasınız
Milyonlarca müslüman çadırda, prefabrik evlerde, ahırlarda,
mağaralarda yaşarken siz neyin zaruretinden bahsederek faize
helal kılıfı dikiyorsunuz. Allah`dan korkun!..
Bu konuda asla ruhsat yok, bunu bilin! Var diyorsanız buyurun
tartışalım. Müsaade edin buna...
Ne
tartışırız, ne de sözümüzden vazgeçeriz diyorsanız, o zaman bu
tavrınız fetva kurulunuzun ve teşkilatınızın meşruiyetini imzaya
açmamıza evet deme anlamına gelir.
İslam Hukuku ne ben dedim oldu külhanbeyliğine, ne bu dinin
hükümlerini tahrip etme soytarılığına, ne de haksızlığın ve
tahrifatın karşısında susup da dilsiz şeytan olmaya pirim ve
fırsat verir.
Beyler!.. Size yazdığım altı sayfalık mektuba hâlâ cevap
bekliyorum. Nerede ise bir yıl doluyor ama, nedense menfi ya da
müsbet iki satır cevap verilmiyor. Sakın bu konuyu böylece
geçiştiririz mahmurluğuna kapılmayın. Mektupları çöp
tenekelerinde yokedilebilirsiniz, ama kitapları asla!.. Salim
kafa ile yeniden düşünüp, gerçeği bulmak için çaba sarfetmenizi
beklerdim.
Deliller Ve Fetva
Kıyas yapıldı, ruhsat kullanıldı. Ve ortaya bu fetva çıktı.
Gençliğin imanını kurtarma operasyonu kıyas ile ruhsatı yan yana
getirdi. Anlayacağınız, bu iş böylece halledildi. Ya öteki
deliller?..
Deliller mi? Burada deliller diye ileri sürülen ve aslında bu
konu ile uzaktan yakından alakası olmayan görüşlerdir. İmam-ı
Âzam ve İmam Muhammed silsilesini takip eden hanefî fukahasının
seleflerinden aldıkları görüşler, sadece müslümanın harbîden
faizin fazlalığını alabileceğini savunan görüşlerdir. Bunu tam
tersine çevirip müslüman kâfire faizden fazlalığı verir anlamı
çıkarmayı arzu eden heyet, gerçeği söyleme cesaretini
gösteremiyor. Aslında hiçbir delilimiz yok, ama sırf insanlara
doğruyu ya da kafamızdakileri söyleme cesaretini
gösteremediğimiz için başka deliller aradık diyemiyorlar. Bu
yüzden de çırpındıkça batıyorlar. Bu faiz bataklığından olur
olmaz yolları denemekten vazgeçmeleri halinde kurtulmaları
mümkün olabilir.
Faiz helaldir demek ve bu hatada bile bile dayatmak yerine,
içlerinde sakladıklarını direk söyleseler daha iyi olurdu. Yani;
Biz gençliği tehlikede gördük. Bunun önüne geçebilmek için de
faizi helal kılma yetkisini kendimize verdik deselerdi, ne
olurdu?
Hiç
değilse kimsenin kafası karışmazdı. Neticede kafalar karıştı,
mideler bulandı.
Anladık!.. Gençliğin imanını faizli cami binaları almakla
kurtardınız. Ev almaya fetva verirken neyin imanını kurtardınız?
Faizle cami binaları alınmasına evet derken sebebiniz vardı.
Faizle alınan evler içinde sebebiniz var mı acaba?
Faizi meşru kabul ederek aldığınız cami binaları ile kaç genci
bataklığa düşmekten kurtardınız?
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
DÂRULHARBDE FAİZSİZ TİCARET
Haramlara olan yakınlığımız ve ilgimiz, helallere olan yakınlık
ve ilgimiz ile ters orantılı. Harama yakın, helale de uzağız.
Durun, baylar!.. Durun da açıklayayım:
Önümüze gelen bir konuyu helal çizgide sonuçlandırmayı kaç kişi
kabulleniyor? Konuların helal yoldan çözümü varken, kaç kişi
haram yoldan sonuca ulaşmayı istemiyor? İslâm beldelerinde ya da
küfür beldelerinde faize bulaşmadan ticaret yapmak, emlak almak
çok mu zor?
Asla
zor değil...
-
Ne yapalım yani diyenler..
- Bugün faizin bulaşmadığı yer mi kaldı? diye rakibinin
sırtını yere getirmiş pehlivan edası ile soru soranlar...
-
Başka çıkar yol var mı? diyenler... Haram olan faizi helal
kılma hakkının ellerinde olduğunu kabullenenler...
Dinde otorite olma adına devrilen bunca çamlar.
Anlayacağınız, her gün onlarca mazeretle yanımıza geliyor faiz
yiyenler ve savunucuları.
İkiye aldığı bir malı bankaya üç ödemekle hem yüzde elliden
fazla zarara uğradığı gibi, bir de küfrün banka ve bankerlerini
zenginleştirmeyi kabulleniyorlar. Hiçbir boksör güçlü olduğu
halde nakavt olmayı kabullenemez. Fakat müslümanlar, hem maddi
zararı, hem de rakipleri olan kafirleri güçlendirmeyi
kabulleniyorlar. Adeta katiline yardım ve yataklık ediyorlar.
Buna benim lügatimde intihar denir.
Aksini isbat edebilene her zaman açığız.
Hedef Dünya mı, Ahiret mi?
Meşru yollardan edinilen dünyalık hem dünyamızı, hem de
ahiretimizi imara hizmet eder. Aksi ise, ikisini de berbat eder.
Seksen yıl bile sürmeyen dünya saltanatı ile yetinip ahirete
ihtiyacım yok diyenler zaten bizim dışımızdadırlar. Yani onlar
küfredenlerle beraberdirler. Onlarla haşrolacaklardır. Onlara
olan nasihatlerimiz, Allah Teâlâ istemedikçe tesir etmez. Ben
müslümanım diyenlere gelince; oraya bir dur işareti koymamız
gerekiyor.
Müslüman, her zaman İslâm fıkhına karşı sorumludur. Yemesi,
içmesi, davranışı, tavrı ve de düşüncesi ile müslüman olmak
zorundadır. Örnek insan olmak zorundadır. Kâfirlerle, ya da
diğer varlıklarla arasındaki mesafeyi koruması gerekir. Daha
açık bir ifade ile, Allah Teâlâ`ya verdiği sözünde durması
gerekiyor.
Kısacası; hedefimiz dünya değil, ahiret olması gerekiyor.
Beşerî Kanunlardan Korkup, Allah`ın Kanunlarına
Sırt Çevirmek
Faizsiz sistemden ve faiz dışı yollardan bahsettiğimiz zaman,
bazıları önümüze kendi kafalarına göre önemli, fakat bizce asla
değeri olmayan sebepler koyuyorlar.
Akıllarınca önümüzü kesmiş oluyorlar.
Konu
şu:
Bazıları;İyi de, ben bu paraları peşin verirsem, vergi
dairelerine nasıl hesap veririm? diyorlar. Bir başkası da;
Yediğin ekmekte ne kadar faiz var biliyor musun? diye soruyor.
Bir başkası da; Ver de faize girmeyelim diyor.
Akıllarınca faize giden yollardaki taşları temizlemiş oluyorlar.
Bir başka deyişle de mecbur olduklarını ima ediyorlar.
Gerçekte bunların hepisi geçersizdir. Kafalarını kuma gömen
insanlar başka bir şey göremezler. Kendilerine lanse edilenleri
ve beyinleri neyi alıyorsa onu kabul ederler.
İslâm dışı kanunlarla yönetilen ülkelerin kanunlarından korkarak
faizi mubah görenler, bu hareketleri ile Allah Teâlâ`nın
kanunlarına sırt çeviriyorlar. Allah`a savaş ilan ediyorlar. Bu
adamlar, beşerî kanunlardan korktukları kadar Allah`ın
kanunlarından korkmuyorlar.
Beşerî kanunları ileri sürenler, aslında kendi görüşlerine
dayanak olarak ileri sürdükleri bütün delilleri inkar etmiş
oluyorlar. Başından beri üzerinde durduğumuz fikirlerinden
vazgeçmiş oluyorlar. O fikirleri ve delilleri paravan olarak
kullanmış oluyorlar. Daha açık bir ifade ile, dinde samimi
olmadıklarını, menfaatleri için yapamayacakları hiçbir şeyin
olmadığını ortaya koymuş oluyorlar.
Halbuki bu adamlar, önümüze böyle mazeretlerle geleceklerine,
beşerî kanunlardan korkacaklarına, Allah Teâlâ`nın
kanunlarını bulundukları ülkelere kabul ettirmek için çaba
sarfetmelidirler.
Yahudiler nerede olurlarsa olsunlar, kendi muharref, yani
tedavülden kaldırılmış olan dinlerinin icabına göre hareket
ediyorlar. Müslümanlar da kendilerini kabul ettirmek için
gerekeni yapmak zorundadırlar. Kendi hata, yanlış ve
tembelliklerinden kaynaklanan problemleri çözmek için gayr-i
İslâmî yolları seçemezler.
Almanya`da Konut Tasarrufu
Alman kanunlarına göre konut
tasarrufu yapabilirsiniz. Hatta teşvik de görürsünüz. İlgili
makamlara ne kadar konut tasarrufu yapacağınızı bildirmeniz
yeterlidir. Bu durumda yıl sonunda yüzde on bir vergi iadesi
alıyorsunuz. Bizim vazifemiz, bu konut tasarrufunu faizsiz yer
ve sistem içerisinde yapmaktır. Bunun yanında Alman
hükümeti
yardım da yapıyor. Çocuk sayısına göre çocuk yardımı
alıyorsunuz.
Bunu
bir özet olarak sundum sizlere. Adam gibi bir iş yapmak isteyene
beşerî kanunlar asla engel teşkil edemez. Yeter ki, sen ben
buyum de, varlığını hissettir. Gerisi çorap söküğü gibi
gelir...
Bir müslüman Alman hükümetine;
Ben ayda şu kadar marklık yapı tasarrufu yapacağım demesi
halinde kimsenin buna hayır diyeceğini düşünemiyorum. Hiçbir
girişim yapmadan, hedefini ortaya koymadan, çıkar yol
bulamıyorum demesi kendisini kandırmaktan başka bir
şey
değildir. Bu adamlar hem kendilerini, hem de müslümanları
kandırıyorlar!.. Bunun vebalini taşıyamazlar. Bu yükün altından
kalkamazlar.
İşte Adam Gibi Bir Çözüm
Hâlâ
sızlanmaları, şüpheleri hisseder gibiyim. Menfaat ve nefisleri
için her şeyi meşru görme eğiliminde olanların homurtularını
duyar gibiyim. Faizden başka çıkış yolu bulamadığını söyleyen
insanları görür gibiyim. İyi, güzel de, bize bütün kapıları
kapattın be adam... diyen sesleri işitir gibiyim.
Müslümanlar, mesailerini, nefsin istek, arzu ve emellerine alet
edecek bir şeyler aramak yerine, meseleleri adam gibi çözecek
konulara yorsalar, daha iyi olur diye düşünüyorum. Zararı
olmayan, dünya ve ahiretimizi mahvetmeyen, birikimlerimizi
çarçur etmeyen yollardan derdimize çare aramak zorunda
olduğumuzu düşünüyorum.
Küçük bir menfaat karşılığında malımızı, mülkümüzü, servetimizi,
hürriyet ve canımızı dinsizlere altın tepsiler içerisinde sunmak
bize ne kadar kolay geliyor. Onlara sağlanacak bir kuruşluk
menfaat, bize birer kurşun olarak dönecektir. İşte ben bunun
için: Kendisine katil tutan tek millet biziz diyorum.
Katillerin silahlarını, cephanesini almak müslümana düşüyor.
Kâfire ise katledeceği müslümanı seçmek kalıyor. Bu gibi
hatalarımızdan dolayı, son bir asırdır vatansız, devletsiz değil
miyiz? Kafirlerin, fasıkların, zalimlerin, tağutların
boyunduruğu altında yaşamıyor muyuz? Vatanımızı, toprağımızı,
namusumuzu, iffetimizi, evlatlarımızı tağutlara teslim etmiyor
muyuz. Tağutları kendi oylarımızla başımıza idareci seçmiyor
muyuz?
Aslında bütün suç bizde, bize zulmedenlerde değil...
Bizde bir imece usulü vardır. Müslümanlar altından
kalkamadıkları bir işi, toplanıp, güç birliği ederek
yaparlar. Hiçbirşey bilmiyorsanız, yapı kooperatiflerine bir
bakın ve onu tavsiye edin, ona göre hareket edin. Faizi meşru
saymak için tepinip durmanıza gerek kalmaz.
İngiltere`de; Hindistan, Pakistan ve Türkiyeli müslümanlar
imecenin en güzel misallerini sunuyorlar
bize. Bir araya gelen müslümanlar, bir fon kurmuşlar. Her üye,
her ay gücünün yettiği kadar bu fona para ödüyor. Ay sonunda
toplanan para ile kaç ev alınabiliniyorsa o kadar ev alınıyor.
Sırası gelenler bu evlerin sahibi oluyorlar. O ev, ne kadara
alındı ise, o meblağı dolduruncaya kadar bu fona para ödüyor
müslüman. Ne faiz illetine bulaşılıyor, ne de fetva avına
çıkılıyor.
Cami
konusu da bu şekilde halledilir. Allah için imar edilmesi
gereken camilere faiz pisliği sıvanmamış olur.
Avrupa`da Nasıl Ev Sahibi Olunur?
Birici yol imece usulüdür:
Bir
fon kurulur. Ev sahibi olmak isteyen müslümanlar bu fona her ay
güçlerinin yettiği kadar para öderler. Ay sonunda bakılır ve
biriken para kaç ev almaya yetiyorsa o kadar ev alınır ve sırası
gelen şahıslara verilir. Bu şahıslar, borçları bitinceye kadar
fona para öderler.
İngilterede bunun örneğini gördük.
Eğer
daha ucuz ve güzel ev sahibi olunmak istenirse, o zaman arsa
alınır ev yapılır.
Bu
şekilde davranılması halinde, hem faiz ödemekten kurtulunur, hem
de düşmanı olduğumuz faiz düzenini kendi ellerimizle büyütmekten
vazgeçmiş oluruz.
Ben
bu teklifi on beş yıl önce yaptım. Ve hâlâ buna devam ediyorum.
İlk gün aldığım cevap ile bugün almakta olduğum cevap arasında
bir tek harflik bile fark yok.
Diyorlar ki: Biz kime güvenip de paralarımızı teslim edeceğiz?
Size
sorsam, ne yaparsınız? Güler misiniz, ağlar mısınız? Eğer
birbirimize emanetlerimizi teslim edecek kadar güvenimiz
kalmamışsa, haykırarak söylüyorum ki, bizde isimden başka
müslümanlık adına hiçbir şey kalmamış demektir. Adımızdan başka
müslümanlığımız kalmamış demektir.
Bu
güvensizlik nedeniyle, müslümanlar bir araya gelip ne bir iş, ne
de ticaret yapabiliyor. Bizim dağınıklığımız ve güvensizliğimiz
ancak düşmanlara yarıyor. İş yapıp zengin olmak yerine hamallık
yapıyoruz.
İkinci itiraz da, benim hakkım diğerlerine geçmez mi? Çünkü
sıram gelinceye kadar ben yine ev kirası ödeyeceğim. Ötekiler
ise, evlerinde oturacaklar.
Müslüman, aldığı bir ev için evin değerinin yarısından fazla
bankaya faiz ödediği kadar kimseye hakkı geçmiyor. Dili de bir
karış uzamıyor. Faiz zulmüne ve küfredenlere karşı müslümanların
tek vücud olması beylerin zorlarına gidiyor. Aldığı evin
değerinin yarısından fazlasını faiz olarak ödemeyi müslümanlarla
imece usulü ile iş yapmaya tercih ediyor.
İkinci yol konut tasarrufu usulüdür:
Konut tasarrufu fert olarak da, toplu olarak da yapılabilinir.
Bu sayede devlet yardımlarından, çocuk yardımlarından, tasarruf
sırasında vergi indiriminden ve faydalanılabilinir. Aslında
imece usulü konut tasarrufu içerisine sokulup, yine yukarıda
saydığım yardımları da almak suretiyle daha çabuk ev sahibi
olunur.
Yeter ki istek ve gayret olsun. Masa başında fetva için kafa
yorup, mesai sarfetmeden vazgeçip, hiçbir zarara uğramadan
problemlerimizi nasıl çözeriz ona kafa yormamız gerekir.
Üçüncü yol ticaret yapma usulüdür:
Bol
keseden harcayarak fetva verenler ve faiz ile cami ve konut
alanların büyük çoğunluğu ticaret yapıyorlar. Yeteri kadar da
kazanıyorlar. Fakat kazandıklarını yerli yerinde harcamıyorlar.
Eğer adam olmazlarsa, bir gün nerelere harcadıkları da ortaya
çıkacaktır. Hiçbir şey saklı kalmaz.
Konumuz bu olmadığı için üzerinde durmuyoruz. Ancak, yapılan
ticaret ile de cami ve ev satın alınabileceğini de savunuyoruz.
Bunun bir örneğini aşağıda okuyacaksınız.
Mesele müslümanları küfür banka ve bankerlerine sömürtme olunca,
kendileri de yorulmayacaklarına göre, bazılarına bol keseden
atmak kolay geliyor.
Ticaret parası cami alımında kullanılır mı? O cepteki para, niye
kullansın ki? Sen gariban gurbetçileri daha fazla sömürme ve
sömürtmeye devam et! Nasıl olsa onlar bizim sağmaya alıştığımız
ve asla da sağmaktan vazgeçemediğimiz yegane para kaynağımızdır.
Cami Alın Faizsiz
Müslüman teşkilatlardan birinin Avrupa genelinde 600 kadar
camisi, yani 600 şubesi var. Buna Gençlik Teşkilatları dahil
değildir. Bunlar, her şubeye bir cami yeri almış olsunlar. Ve bu
binaların her birinin değeri de beş yüz bin Euro olsun.
600 x 500.000 = 300.000.000 Euro eder. Bu durumda bankalara
ödenecek faizin tutarı en az 162.000.000 Euro`dur. Bu yüz altmış
iki milyon Euro kimin cebinden çıkacak? Sormaya ne gerek var?
Tabi ki, müslümanların cebinden çıkacak. Ve bu fetvaya göre
müslüman kârlı çıkacak öyle mi? Güldürmeyin Allah aşkına!
Güldürmeyin...
Bu
durumda müslümanlar, yılda 5,5 milyon Euro fa-iz ödemeye mecbur
kalacaklar. Bu ana para ile 15,5 milyon Euro eder. Bu da her
bina için 270 bin Euro faiz demektir.
Halbuki, her camii cemaatinin aylık bin Euro civarında tasarruf
etmesi ve bu cemaatler arasında oluşturulacak imece ile yılda en
az yirmi camii binası satın alınabilir. Bu sistem çok mu zor?
Neden başka yollar aranıyor? Niçin bankalar zengin edilmek
isteniyor? Neden müslümanların birikimi sağa sola savruluyor?
Ya
da neden bütün yollar kapatılıp, faize ruhsat çıkartılmaya
çalışılıyor?
Diyelim ki, böyle bir ruhsat var -yok olmasına yok da-olsa bile,
müslümanların maddi zarara uğramaması için de yukarıda anlatmaya
çalıştığım yol takip edilerek, faizden uzak durulur. Avrupa`da
milyonlarca Euronun heba edilmesine sebep olanlar ve bu konuda
fetva verenlerin samimi olduklarına asla inanmıyorum.
Allah Teâlâ`nın dinini yeryüzüne hakim kılmaktan vazgeçtik.
İslam Fıkhına göre hayatımızı tanzim etmekten de vazgeçtik.
Küfrü yeryüzünde kaim kılma sevdası sardı bizleri...
Kapitalist ekonominin kâr zarar anlayışında bile notumuz
sıfırdır.
Ticaret ve Faizsiz Cami
Buradaki teşkilatlar ticaret yapıyorlar. Kazanıyorlar da. Fakat
nedense zaruret içinde kıvranıyor ve faize caiz elbisesi
giydiriyorlar. Hayret!..
Fetvacılardan etkili, yetkili ve çenesi laf yapan birinin de
bulunduğu bir cami toplantısında: Hac ve Umre Organizasyonunu
bana verin!.. İmece usulü yapmama da izin verin!.. Genel
Merkezden de yanıma sağlam, akıllı, güçlü ve temiz dört adam
verin!.. Ben on yıl içerisinde Avrupada camisiz şehir
bırakmayacağım, Allah`in izniyle dedim.
Fakat onları bu faiz saplantısından başka bir yolun tatmin
etmediğini de bu teklifim anında öğrenmiş oldum. Kendilerine
uygun bir yol buldular ya, gerisi vız gelir. Arkalarından davul
çalsan duymazlar...
Aldığım cevabı merak eden varsa, hemen aktarayım. Koskoca bir
hiç aldım. Acaba nasıl olur, ya da bir düşünelim deme inceliği
bile gösterilmedi. İnfaz yapılmış, İslam mahkum edilmiş ve de
faiz davayı kazasız belasız kazanmıştı. Benimkisi de suyu
bulandırmaktı. Bu yüzden de linç edilmek gibi bir olaya ramak
kalmıştı. Beyefendinin saldırısı anında yankı bulmuş cami
içerisinde, hem de namaz anında sağdan soldan laf atmalar,
bağırmalar başlamıştı.
Üç
kelime ile anlatılması ve anlaşılması gereken bir konu için bu
kadar sayfa yazmaya mecbur kaldık. Ne yapalım? Meramımızı ancak
böyle anlatabiliyoruz. Bir yanlışın bir dini hüküm haline
gelmemesi için buna katlanmaya da mecburuz. Bu gariban
gurbetçilerin emeklerinin boşa gitmemesi için buna mecburuz.
Yardımlaşma ve zaruret anında yardıma koşma vazifemizin faiz
yüzünden dumura uğramaması için buna mecburuz. Sırtımızdan
düşmanlarımızın zengin olmaması için buna mecburuz.
Aslında bu diyarda harbînin devamlı para makinesi olmaktan
güçümüzün yettiği kadar kurtulmaya çalışmalıyız.
Ve Sonuç
Faiz
ruhsat kabul etmeyen bir konudur. Meşru yolları denemek yerine,
haramlara helal kılıfı dikmek için harcanan mesaiye yazık. Meşru
yolları denememek, ya da külfetten kaçıp kolay yolu seçerek,
insanların emek ve birikimlerini küfre hizmete sunmak, Allah
Teâlâ`nın azap ve gazabını müslümanların üzerine davet etmek
olur ki, bu da çok kötüdür.
Burada yapılmak istenenler bana, cumartesi günü balıkları
yakalayıp, kaçamayacakları bir su birikintisine hapsederek,
pazar günü oradan çıkarıp yiyen yahudilere verilen maymun olma
cezasını hatırlatmaktadır.
Netice olarak:
Banka, ticarette aracı kabul edilip, faiz de mubah sayılamaz. Bu
durumda yapılan alışveriş beyu`l-iyne sınıfına girmez. Bu
alışverişde müslüman asla kârlı değildir. Ancak müslüman, bu
kafa ile kâfirlere kulluk ve kölelik yapmış olur. Bu şekilde
yapılan ticaret kâfire müslümanlarla savaşması için kuvvet
pompalamaktan başka bir şey değildir.
Banka ya da buna benzer kuruluş ve kişilere faiz ödemek
suretiyle cami, ev vs. satın alınamaz. İyne satışlarının emlak
alım satımı ve bankaların para ticareti ya da faizle çalışmaları
ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu alışverişte banka araya giren
üçüncü kişi olmadığı gibi, evi alıcıya satan asıl satıcı da
değildir. Kâfire faiz parası ödeneceğine dair bir tek delil dahi
yoktur. Bu nedenlerden dolayı, verilen fetva gerçeğe asla uygun
değildir. Yapılan kıyasda, asl ile feri´nin ortak illeti yoktur.
Bu durumda, hüküm ortaya çıkamaz. Kıyas yapılmak istenen şey ile
asıl arasında ortak bir illetin olmayışından dolayı yapılan
kıyas asla doğru değildir. Bundan dolayı önümüze konan fetvanın
kabul edilir bir yanı yoktur.
KAYNAKLAR
1.
İbn Manzûr, Lisânu`l-Arab,
Beyrut 137/1955, IV, 298; ZebidÎ Tâcu`l-Arûs, Kuveyt 1385/1965,
c. [I, s. 318.
2.
İbn Âbidin, Reddu`l Muhtar,
Bulâk 1272, c. III, s. 247.
3.
Debûsî, el-Esrâr, va.
193a/137a.
4.
Debûsî, el-Esrâr, va.
453a/317a.
5.
Serahsî, Şerhu`s-Siyer, IV,
1253.
6.
Kuhistânî, Câmiu`r-Rumûz,
İst. 1300, II, 311; Ali Mansûr, 130.
7.
Hacâvî, el-İknâ`, Misir
1351, II, 7.
8.
Mubârekfûrî, V, 248.
9.
Serahsî, X, 6.
10.
Mubârekfûri, V, 248.
11.
Şirâzi, el-Mühezzeb, Kahire
1959, II, 227; Remlî, Nihâyetu`l-Muhtâc, Mısır 1967, VIII, 82;
Hacâvi, el-İknâ, Mısır 1351, II, 7; İbn Kudâme, el-Muğni, [,
514515; el-Mukni, I, 485, İbn Rüşd, el-Mukaddimat, Mısır 1325,
II, 611-612.
12.
Enfâl 8/72.
13.
Nisa 4/97-99.
14.
Dr Ahmet Özel, İslâm
Hukukunda Ülke Kavramı Dârulislâm-Dârulharb, İstanbul, 3. baski,
190-191. 1315, I[, 269; Remli, VIII, 82.
15.
İbn Rüşd, el-Mukaddimat,
Mısır 1325, II, 612.
16.
Hacâvi, el-İknâ, Misir 15.
Tirmizi, Siyer 42, IV, 155; Ebu davud,
17.
İbn Rüşd, el-Mukaddimat,
Mısır 1325, II, 613; Dr Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı
Dârulislâm-Dârulharb, İstanbul, 3. baski, 190-191.
18.
Tirmiz, Siyer 42, IV, 155;
Ebu Davud Cihad, 105, III, 104-105.
19.
Dr Ahmet Özel, İslâm
Hukukunda Ülke Kavramı Dârulislâm-Dârulharb, İstanbul, 3. baskı,
191.
20.
Mâide, 5/51.
21.
İbn Kudâme, el-Muğni, [,
515.
22.
İbn Hacer, Tuhfetu``
Muhtâc, Kahire 1351, II, 67; el-Mukni, I, 485.,cihad 105, III,
104-105.
23.
Cessâs, II, 242; İbn
Kayyim, Zâdu`l-Meâd fî Hedyi Hayri`l-İbâd, Kahire, 1950,
II, 70; İbn Kudâme, el-Muğnî , [, 513; Mubârekfuri, V, 229.
24.
Tirmizi, siyer 42, IV, 156.
25.
Abdulkadir Udeh, el İslâm
ve Evdâ`unâ`l-Kânuniyye, Kahire, 1951, 60-61.
26.
İbn Hazm, el-Muallâ, VIII,
514-515.
27.
Mağniyye, III, 278; Tûsi,
VI, 147.
28.
İbni Kesîr, İhtisâru
Ulûmi`l-Hadis, Kahire, 1370/1951, İkinci baskı, s. 52; Dr. Subhi
es-Sâhih, Hadis İlimleri ve Hadis Istilahları, Ankara, 1973, s.
138.
29.
el-Ümm, VII, s. 326;
Nasbu`r-Râye,IV, s. 44; İbn Humâm, VI, s. 178.
30.
Bakara, 2/ 197.
31.
el-Muğnî, IV, s. 163;
eş-Şerhu`l-Kebir, IV, s. 186; Sa`di Efendi, Hâşiyetü`l-İnâye,
VI, 178.
32.
el-Müdevvene, IV s. 271;
İbn Arabi, I, s. 516; Karafi, el-Furûk, III, s. 239; el-Ümm,
VII, S.326;Remlî, Nihâyetu`l Muhtâç, III, s. 426; İbn
Kdâme, el-Muğni, IV, s. 162-163, X, s. 515; eş-Şerhu`l-Kebir,
IV, s. 182-186; Hacavc, II s. 38,123; Ebû Yusuf, er-Redd alâ
Siyeri`l Evzâ`i, s. 96-97; Serahsî, el-Mebsût,, XIV, s. 56;
Kâsâni, V, s. 192, VII, s. 132; Zeylâ`i Tebyinu`l-Hakâik, IV, s.
97; Aynî, Şerhu`l-Kenz, II, s. 44; İbn Humâm, VI, s. 177;
Merâği, s. 23; Zuhayli, s. 182.
33.
İbn Hazm, el-Muallâ, VIII,
s. 514-515.
34.
Bakara, 2/275.
35.
Bakara, 2/278.
36.
Ebu Dâvûd , Buyû`, 12, III,
s. 646; Beyhaki, V, s. 277 v.d.; Nevevî, Şerhu Sahihi`l Müslim,
XI, 13, 15.
37.
Nisâ, 4/161.
38.
Serahsi, el-Mebsut, XXII,
s. 131.
39.
Halvâni, el-Mebsût,311a;
Serahsi, el-Mebsût, [, 28, 95, [IV, 56-57; Şerhu`s-Siyer,
IV,1329, 1410, 1486; Radiyyuddin es-Serahsi, el-Muhit, 498b;
Kâsâni, V, 192-193, VII, 132; Zeyla`i, Nasbu`r-Raye, IV, 97;
Aynî, II, 44; İbn Humâm, VI, 177-178; İbn Nuceym,
el-Bahru`r-Râik, VI, 147; el-Fetâva`l-Hindiyye, III, 248; İbn
Âbidin, III, 247, IV, 147; Taberi, İhtilâfu`l-Fukaha, 63; Udeh,
I, 282; Merâği, 23; Zuhaylî, 182-183.
40.
İbnü`l-Humâm,
Fethu`l-Kadir, VI, s. 178; İbn Nuceym, el-Bahru`r-Râik, VI, s.
147.
41.
Serahsî, el-Mebsût, X, s.
95; Şerhu`s-Siyer, IV, s. 1329, 1410; İbn Âbidin, IV, s. 188;
ayrica, Taberi, İhtilâfu`l-Fukaha, s. 63; el Fetâvâ`l-Hindiyye,
III, 248.
42.
Serahsi, el-Mebsût, [, 28;
Nasbu`r-Râye, IV, 44; İbn Humâm, VI, 178; er- Redd alâ
Siyeri`l-Evzâ`i, 97.
43.
Halvâni, el-Mebsut, 3411a;
Radiyuddun esSerahsi, el-Muhit 179a; İbn Nuceym,
el-Bahru`r-Râik,VI, 147.
44.
İbn Hişâm, IV, 251, Ebu
Dâvud, Buyû`, 5, III, 629; Taberi, Tarih, III, 150; Beyhaki, V,
275; Hamidullah, el-Vesâik, 307.
45.
Bakara 2/278.
46.
Serahsi, el-Mebsût, [, 28,
[IV, 57; Şerhu`s-Siyer, IV, 1487-1488.
47.
Cessâs, Ahkâmu`l-Ku`an, I,
470-471.
48.
İbn Kesir, es-Sire, III,
147; Muhammed Hamidullah, İslâm`da Devlet İdaresi, 160.
49.
Serahsi, Şerhu`s-Siyer, IV,
1412, 1494.
50.
Rum 30/1-4.
51.
Serahsi, Şerhu`s-Siyer, IV,
1411; el-Mebsût, [IV, 57; İbn Humâm, Fethu`l-Kadir, VI, 178;
52.
Serahsi, Şerhu`s-Siyer, IV,
1412; el-Mebsût, [IV, 57;
53.
Cessâs, Ahkâmu`l-Ku`an, II,
244; Serahsi, el-Mebsût, [II, 131, [III, 121, [IV, 58:
Şerhu`s-Siyer,IV, 1400, V, 1886; Kâsâni, V, 192-VII, 132; Zeylaî,
Tebyinu`l-Hakaik, IV, 97; İbn Nuceym, el-
Bahru`r-Râik, VI, 147; El-Fetâvâ`l-Hindiyye, III, 248, IV, 132;
İbn, Âbidin, IV, 188; Ûdeh, I, 282-283.
54.
Ebu Dâvûd , Buyû`, 12, III,
s. 646; Beyhaki, V, s. 277 v.d.; Nevevî, Şerhu Sahihi`l
Müslim, [IV 13, 15.
55.
Merâği, 23; Zuhayli,
Âsâu`l-Harb, 183.
56.
Zuhayli, Âsâu`l-Harb, 183.
57.
Zuhayli,
Nazariyyetu`d-Darûreti`ş-Şer`iyye, 22-23.
58.
Dr. Ahmed Özel,
Dârulharb-Dârulislâm, İklim, İstanbul, 177-178.
59.
Doç. Dr. Faruk Beşer, Fikih
Penceresinden Fetvalarla Çağdaş Hayat, 2. baskı, İstanbul 1997,
294-295.
60.
İsmail Mutlu, Günün M.
Faiz-Ticaret, 2. b., s. 51-52.
61.
Bakara 2/282
62.
el-Kâsâni,
Bedayiu`s-Sanayî, VI, 141,305; İbnü`l-Hümâm, Fethu´l-Kâdir, V,
186; İbn Âbidin, Reddü`l-Muhtâr, IV, 105,108.
63.
Ebû Dâvud, Büyu 54; Ahmed
b. Hanbel, II 84; eş-Şevkânî, Neylü`l-Evtâr, V, 206; ez-Zuhaylî,
el Fikhu`l-İslâmî ve Edilletuh, IV, 469.
64.
Ahmed b. Hanbel, IV, 180;
el-Kâsânî, V, 198-199.
65.
İbnü`l Hümâm,
Fethu`l-Kadir, V, 207-208; İbn Âbidin, Reddu`l Muhtar, IV, 255,
291; Zeylâî Tebyinu`l-Hakaik, IV, 16, 17.
66.
İbnü`l-Kayyim,
İ`lâmu`l-Muvakkiîn, I, 106 vd.; İbnü`l Hümâm, Fethu`l-Kadir, V,
207.
67.
Prof. Dr. Hamdi Döndüren,
Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, İstanbul, 14141993,
202-204.
68.
İsmail Mutlu, Günümüzün
Meseleleri Faiz Ticaret, İstanbul, 2. baskı, s. 145.
69.
Sünen-i İbni Mâce, Ticaret,
48.
70.
El-Mezâhibü`l-Erbaa, II,
246.
71.
El-Mezâhibü`l-Erbaa, II,
246.
72.
İsmail Mutlu, G. M. F.T.,
İstanbul, 2. baskı, 24-25.
73.
Prof. Dr. Yusuf El-Kardavî,
Çağdaş Meselelere Fetvalar, Hikmet Neşriyat, İstanbul, II,
311-313. |