|
Üniversiteli
Bir Genç Kıza Açık Mektup 2
Yollarından Çakıl Taşlarını Temizleyemedim Bacım!
Bacım!
Bir
şiire ne güzel bir mısra olurdu bu cümle.
Yollarından çakıl taşlarını temizleyemedim bacım!
Katmerleşmiş acıların dışa vurumu
Vazifesini ifa edememiş bir
erin feryadı
Belki bunun da ötesinde, Allahın dininin yeryüzüne
hakim olması için cihad meydanında yer alan bir mücahidin aldığı
iflah olmaz yaralardan dolayı safdışı kalmasına duyduğu kinin ilk
belirtileri
Acı bir itiraf.
Yollarından çakıl taşlarını temizleyemedim bacım!
Ne demek
istiyor bu adam diye düşünen bir babayiğit var mı desem? Ya da daha
çocuk yaşta her türlü zulmü tadan kız çocuklarının acılarını
anlayanlar var mı? Bağırlarına taş basarak, boynu bükük çocuklarına
sezdirmeden ağlayan anaları
Anlayan var mı zulümden yanan
yürekleri?..
Anlamak
ve zulme karşı koymak yerine, güçlü gözüken zalimlere destek
olmaktan ileri gidememenin bir değeri var mı? Sükût ikrardan
gelir
der
atalarımız. Haksızlık karşısında susanın dilsiz şeytan
olduğunu duymayan Var mı? Ya Allahın emirlerine karşı savaşanlara
karşı koymayıp, analarının arkasına saklanan çocuklar gibi sırra
kadem basanlara ne demeli?
İslam
düşmanlığının, zulmün ve haksızlığın karşısında susanlar, bütün
yapılanları tasdik ve kabul etmiş olmuyorlar mı?
Sana
yazdığım ilk mektubumu aldığını belirttiğin
o kısacık, aslında çok büyük manaların yer aldığı yazındaki şu
cümleyi ezberledim bile.
Sanki yaşanan herşey bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti ve
ağladım.
Bacım!
Kendi
çocuklarını ağlatan, kendi çocuklarına zulmeden bir millete Allah,
ne huzur verir, ne de hidayet... Kurulduğu günden beri bu ülkenin
neden huzur ve rahata kavuşamadığını anlayabiliyor musun? Bunda
senin gözyaşlarının da payı var.
Hayır,
hayır!.. Ben seni suçlamıyorum. Mazlum asla suçlanamaz bunu da
biliyorum. Hiçbir mazluma, senin intizar ve gözyaşlarının yüzünden
Allah azabını üzerimizden eksik etmiyor denemez. Mazlumların ne
suçu var, zalimler utansın?..
Devlet,
bir baba şefkati ve ana kucağı sıcaklığı ile halkını bağrında
barındıramıyorsa, suç kimindir? Ellerini açıp Allahdan zalim
idarecilerin belasını isteyenlerin mi?.. Silahını alıp da dağlarda
eşkiyalık yapanların mı?.. Fakir milletin sırtından geçindikleri ve
devletin en güzel yerlerinde arz-ı endam ettikleri halde yine
millete zulmeden, yine milleti ve devleti soyan, yine devleti
batırmak için gayret sarfedenlere iyi gözle bakılabilinir mi?
Hakkı
olmadığı halde milleti iyi vatandaş, kötü vatandaş diye ayıran bir
devlet... İstediğine fildişi saraylar kurarken, istemediğine
yeryüzünü zindan eden bir devlet... Fakirinden alıp, zenginine,
hırsızına, soyguncusuna pompalayan bir devlet... Katillerle bir
olup, mazlumları ortadan kaldırmaya çalışan bir devlet... Devletin
dininden olmayanları insan bile kabul etmeyen bir devlet... Böyle
bir devletin benim lügatimde iyi bir adı yok, bunu bilesin!..
Yollarından çakıl taşlarını temizleyemedim bacım!
Kendi
ağzımdan dökülen bu cümle bana çocukluğumu hatırlattı. Pembe bir
dünyayı yaşadığım o çocukluk yıllarımı bir an yeniden yaşadım.
Köyümüzün yemyeşil ovalarında dolaştım. Şırıl şırıl akan o güzel
çeşmelerinden yine soğuk sular içtim. Uzun yeleli yağız atlarla
yarış yaptım. Köyümüzün önünden akan ve gem vurulmaz suları olan
Yeşil ırmağın sesini tekrar dinledim. Kartalların korkutucu
saldırılarına rağmen hürriyetlerinden vazgeçmeyen tavşanlara hayran
hayran baktım. Çocukluğumu bir film gibi yeniden seyrettim.
Çakıl
taşları ile nasıl boğuştuğumu sana anlatmama izin verirsen sevinirim
bacım.
Babamın
peşine düşer, yollarda yürürdüm. Köyümüzden tam altı tane yol çıkar.
Kimi kasabaya, kimi köylere, kimileri de tarla, bağ ve bahçelere
gider.
Nereden
çıktı bu yol muhabbeti demeyin sakın. Babamın çakıl taşlarını
toplama işi bana ömür boyu yetecek bir askeri eğitimdi. Fakat bunun
ne kadarını gerçekleştirebildiğimi anlatabilmek için bir misal olsun
diye anlatıyorum.
Babam,
yolda çeviz büyüklüğünde bir taş parçası görse alır, kenara atardı.
Ben de onu takip ederdim. Bu kez ben de taş aramaya koyulurdum.
Yoldaki yaşları kenara atmak hoşuma giderdi. Yeni bir oyuncak bulmuş
olmanın sevincini yaşardım.
Bazen
taş almak için eğildiğim zaman yüzüstü düşerdim. Ellerim, dizlerim
ve yüzüm soyulurdu. Herbir yerimden kanlar akardı. Yara bere içinde
kalırdım. Babam, gazi oldun derdi.
Bu kez
bir hışımla atardım taşları sağa sola. O taşlar yolun üzerinde
olmasalardı, düşmeyeceğimi düşünürdüm. O kötü taşları kim koymuştu
yolumun üzerine?
Taş
temizleme oyunundan bıktığım bir gün babama:
- Niçin
hep sen yolları temizliyorsun baba? Biraz da başkaları temizlese
olmaz mı diye sordum?
-
İnsanlar için yapyorum, dedi.
İnsanlar
için yolların tenmizlenmesinin ne anlama geldiğini düşündüm. Kocaman
bir adam gibi kafa yordum.
Yürürken
taşlara basıp kaç kez düştüğümü saymaya çalıştım. Sonunda anladım
diye bir çığlık atıverdim. Anladım ya!
O taşlar
yüzünden çocuklar düşüp ağlamasındı. İnsanların bir yerleri
acımasındı. Hayvanlar yaralanmasındı. Arabaların tekerleri
kırılmasındı. Bak ben düştüm, her yerim yara bere içinde.
Yalnız
başıma olduğum zamanlarda yolların taşlarını temizlerdim. Evlerin
arasından uzayıp giden yolları boydan boya arşınlardım. Nerede bir
taş bulsam alır ve yolun kenarına atardım. Bazen öyle dalgın olurdum
ki, taşların nereye gittiğinden haberim olmazdı. Bir kadının
bağırması ile kendime gelirdim.
- Sen
niye kapımı taşlıyorsun, şımarık çocuk derlerdi.
Önce
irkilir, cam kırmadığım için de sevinir ve konuşmaya başlardım.
- Bana
bağırma teyze!.. Ben yollardaki taşları temizliyorum.
- Sana
ne yollardaki taşlardan?..
- Ben bu
taşları temizlemezsem, senin kızın taşlara basar ve düşer. Elleri ve
yüzü kan olur. O ağlarken sen üzülmez misin teyze? Bak, ben düştüm
de burnumda hâlâ yara var.
Bu kez,
o kızgın kadın gider, şefkatli bir anne gelirdi. Gülümser ve şöyle
devam ederdi:
-
Çocuğum!.. Dikkatli ol! Camlarımızı kırarsın.
- Özür
dilerim teyze. Taşlara kızınca elimin ölçüsünü kaçırmışım. Bir daha
dikkat ederim.
Beni
dövmeye gelen teyze, yumuşar ve iki yanağımdan bir anne gibi öperek
beni mükafatlandırırdı.
- Aslan
oğlum, der ve giderdi.
İşte
benim küçücükken yolların taşlarını temizleme hikayem. Yollarından
çakıl taşlarını temizleyemedim bacım derken, dünümü hatırladım işte.
Cansız, ama tehlikeli olan o taşlara karşı küçücükken verdiğim
mücadelenin onda birini şimdi canlı, ama taşlar kadar ruhları ve
insanlıkları olmayan mahlukları senin yollarından temizleyemediğim
için de utandım. Senden, beni doğurup bu vatanı emanet eden anamdan,
bana varını yoğunu harcayarak bugüne gelmemi sağlayan babamdan
utandım.
Yollarından çakıl taşlarını temizleyemedim bacım!
Yanyana
geldiğimiz an seninle beni, ya da bir kadın ile bir erkeği hiç
karşılaştırdın mı? Aralarında bir güç ve vazife karşılaştırması
yapabildin mi? Yani Allah Teâlânın bir erkeğe verdiği vazifelerin
neler olduğunu hiç düşündün mü?
Aslında
hepisini biliyorsun. Fakat saygından ağzını açıp söyleyemiyorsun.
Haykıramıyorsun!.. Ey anaların erkek diye doğurduğu korkak
adamlar!.. Ayağa kalkın ve vazifenizi yapın!.. Yollarımızdan çakıl
taşlarını temizleyin!.. Yoksa bir kendi savaşımızı kendimiz
yapacağız diyemediniz bacım.
İtiraf
etmeliyim ki, ben bir erkek olarak senin yollarından çakıl taşlarını
temizleyebilmiş olsaydım, sen şimdi ağlıyor olmayacaktın. O çakıl
taşlarına basıp düşmeyecektin. Çakıl taşları yollarını
kesmeyaceklerdi. Yollarını kesemeyeceklerdi, çünkü yollarında çakıl
taşları olmayacaktı.
Ama
varlar işte. Her an yollarını kesiyorlar. Ve ben de onları
seyrediyorum hiçbir şey olmamış gibi. Hazreti Ömer hiddeti ile
kükreyip hadlerini bildiremedim. Sütçü İmam gibi Ya Allah! deyip
iki ayaklı çakıl taşlarının arasına yalın kılıç dalamadım.
Unutma
ki bacım!..
Yiğit
kahramanlıkları ile öğülür. Korkuları ve pısırıklıkları ile adından
söz ettiren bir yiğit gördün mü hiç?
Bir
atasözümüz vardır bilirsin. At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan
kalır. Atta öldü, yiğit de... Fakat ne şan kaldı, ne meydan. Evet,
evet!.. Meydan insanlık düşmanlarına kaldı. Şimdi onlar at
koşturuyorlar... Anlayacağın yolların çakıl taşları ile dolu.
Yollarından çakıl taşlarını temizleyemedim bacım!
Bu sana
benim bir itirafımdır. Fakat sana hakkını helal et demeyeceğim.
Çünkü buna yüzüm yok! Hem senin için hiçbir şey yapmadım ki!..
Üstelik sana karşı olan vazifelerimi de yerine getirmedim. Sana
nasıl hakkını helal et diyebilirim?
12 Eylül
1980 sonrası yine tesettür zulmü hortlamıştı. 1981 yılında
İstanbulun ortasında bu başörtüsünü artık biz erkekler takmalıyız
demiştim. Tam 23 yıl önce... Devletin cunta hakimiyetine girişinin
en koyu günlerinde...
Sanırım,
anaların erkek diye doğurduğu bu adamlar, onu bile başaramazlar.
Korkularından saklanacak yer ararlar.
Biliyorum!.. Senin hakkını zalimlerden ellerimle çekip alamadım.
Sadece dilimle hakkını almaya çalışıyorum. Yani sana yapılan
zulümleri yazarak, anlatarak kendimi sana affettirmeye çalışıyorum.
Erkek
adamların, yani yiğitlerin mum ışığı ile arandığı bugünde, senin
işin çok zor bacım.
Fatihin
çocukları neredeler acaba?..
Allah
Teâlânın yardımı ve bereketi seninle olsun!..
Selam ve
dua ile...
M. M.
Okcu |